Kuşaklar Arası Çatışma Ve İsyan

Birey, çocukluk evresinde ailesine karşı alıcı durumdayken, ergenlikte bu tutumun değiştiği, ergenin aileden uzaklaşmaya başladığı görülür. Ergen, yaşam hakkında kendi düşünce ve duyuş biçimlerini anlayabilmek için ailesinden uzaklaşmaktadır. Düşünce alanında sadece anne babadan gelen etkiler yerine, başkalarının düşüncelerini de içine alan yeni alanlara ilgi duymaktadır. Artık ergen, ailesinde gördüğü davranış biçimlerini grubun davranış ölçülerine uyarlamaya çalışır.

Ergenin bu tür davranışının temelinde, başkaları tarafından beğenilmek, kabul edilmek isteğiyle, şiddetli bir bağımsızlık arzusu ve yetişkinlere kendisini bağımlı kılan bağlardan kurtularak kendi kişiliğini kanıtlama gereksinimi bulunmaktadır. Ergenin özerkliği için sürdürdüğü savaşım, yalnızca ailesine karşı değil, tüm otoriteye karşıdır.

îki kuşağın farklı biçimde sosyalleşmesi, kuşaklar arasında düşünce, inanç ve eylem bakımından farklılık yaratmaktadır. Böylelikle, anne babaların özümlediği sosyal ve kültürel biçimler, çocukların öğrendikleriyle az da olsa farklılık göstermektedir.

Yine yaş ilerledikçe sosyalleşmenin azalması ya da topluma uyumda belirgin bir azalmanın görülmesi, kuşaklar arası boşluğu arttıran bir başka nedendir.

îşte kuşaklar arasındaki bu farklı duyuş ve düşünüş nedeniyle, anne ve babayla ergen arasında yeterli düzeyde, dostça bir ilişki kurulamamaktadır.

Kuşaklar arası çatışmaya neden olan diğer etkenlerin başında, büyümeyle yeni olanaklar edinen ergenin kendini yetişkin olarak kabul ettirme çabası gelir. Ergen bu yolla kişiliğini kabul ettirmeye çalışır. Davranışlarından dolayı kendisine çocuk muamelesi yapılan genç sık sık isyan eder. Bu isyanı bir genç şöyle dile getirmektedir:

«Sevgili defter! Sana burada nokta koymak zorundayım. Bunu hiç istemezdim, ama mecburum. Telefonlarımı dinleyen bazı meraklı kişiler, yanılmıyorsam artık sana yazdıklarımı da okuyorlar. Bu, utanç verici bir şey, adi ve basit bir hareket, zaten bu evde yaşadığım sürede hiçbir zaman kendime ait özel bir şeyim olmadı. Bu terbiyesizlikler bile beni yıldıramaz, acı çeksem de bağrılıp çağrılsam da, eğer benim üzülmem onları mutlu ediyorsa, hayatımın sonuna dek üzülmezdim, înada inatsa, bu sürekli sinir ve gerilim savaşını ben kazanacağım.»

Çatışmaya neden olan diğer bir etken, çocuklarının yeni statülerine ana babanın uyumda güçlüğe uğramalarıdır. Anne babanın sosyalleştirme kurumu niteliğindeki rehber rollerinden, çocuklarını kısmen kendileriyle eşit statüde görmek şeklindeki rol değişimi bu zorluğu yaratmaktadır.

Gelişme aşamasında olması nedeniyle^ ergenin hızlı öğrenmesi karşısında yetişkinin yeni kavram ve kuralları öğrenebilmesi zor olmaktadır. Onun artık temel kişilik değişmelerine uğramadığı görülür.

Eğitimsel farklılaşmalar ya da eğitimler arasındaki çelişkiler, iki kuşağın anlaşmazlıklarını arttırmaktadır. Bu farklılaşma ve çelişki, ya düşük düzeydeki sosyo-ekonomik çevreden gelen çocukların yüksek öğrenim görerek babalarını aşmalara ya da iki kuşağın izledikleri öğretim programlarının birbirinden farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Bu da farklı beklenti, değer ve davranışların kazanılmasına neden olmaktadır.

Ülkemizde gerçekleştirilen araştırmalara göre, gençlerin anlaşmazlık gerekçelerini, baba ve geleneksel aile otoritesine bağımlı olmak istememeleri oluşturmaktadır.

Ülkemizde kuşaklar arası çatışmayı konu alan araştırmalara göre, anne baba bu dönemin psikolojisinden habersiz olarak, egemen olma eğilimi göstermekte, ailede eğitimin yalnızca büyüklerin nüfuzuna dayandığı gözlenmekte, ergenin arkadaş gurubuyla anne babasının ayrı fikir ve görüşlere sahip oldukları anlaşılmaktadır.

Aynı araştırmalarda gençler, ailelerinin tutuculuğundan, özgürlüklerini kısıtlamalarından, çocuk yerine konulmaktan, anlayış ve hoşgörüden uzak olmalarından ve kendilerine söz hakkı tanınmamasından yakınmışlardır.

Yine gençlerin başlıca sorunları arasında, anne babalarının yeterli düzeyde öğrenim görmemeleri, karşı cinsten arkadaş istememeleri ve bugünkü yaşamın gereklerine ayak uyduramamaları gelmektedir. Ergenler, aileleriyle olan çatışmalarını şu sözlerle dile getiriyorlar:

«Ailem benden fazla şeyler umuyor.»

«Annem ve babamla kişisel sorunlarımı konuşamıyorum.»

«Hata yapınca aileme söylemekten çekmiyorum.» «Ailem eve geç gelmeme kızıyor.»

«Ev yaşamımdaki anlaşmazlıklar huzurumu kaçırıyor.»

«Ailem kendi yetiştiği zamanın gereklerini yerine getiriyor; kendileri nasıl yetiştiyseler, çocuklarını da öyle yetiştirmek istiyorlar. Oysa zamanın beraberinde getirdiği pek çok değişiklik var.»

«Kimsenin bana karışmasını, büyüklerin bana öğüt vermesini istemiyorum. Annem, babam ya da ablalarımın herhangi bir davranışımı eleştirmesi ve doğru olanı göstermesi beni fazlasıyla kızdırıyor. Sanki her şeyi onlar doğru biliyorlar ve her şeyi yanlış yapan benim. İşte böyle düşündüğümden, birçok şeye itiraz ediyor ya da hiçbir tepkide bulunmayarak onları önemsemiyormuş gibi davranıyorum.»

«Ailem bana çocukmuşum gibi davranınca çok sinirleniyorum. Ailem, çoğunlukla arkadaşlarımla birlikte bir yere gitmemi engelleyince çok kızıyorum. «Neden bana güvenmiyorlar?» sorusu uykularımı kaçırıyor. Oysa, onların güvenini sarsacak bir şey yapmadım, yalan söylemedim. Bu duygularla kendimi haklı görüyor, onların geri kafalı olduklarını düşünüyorum.»

«Ailemle pek çok sürtüşmelerim oluyor. Bu çatışmaların nedenleri, genellikle davranışlarımdaki karşı gelen tutumdan, konuşmam, giyimim, saçımın şekli, yürüyüşüm, dağınıklığım ve arkadaşlarım gibi konulardan kaynaklanıyor.»

«Bir erkek arkadaşım var. Ama o, diğer arkadaşlarımdan farklı bir yere sahip. Onunla birlikte olmaktan, dertlerimi ve sevinçlerimi paylaşmaktan hoşlanıyorum. Diğer arkadaşlarımdan evde rahatlıkla söz edebildiğim halde, onun hakkında bir şey söylemekten kaçmıyorum. Daha doğrusu, onun varlığından ailemin haberi yok, yalnızca arkadaşlarım biliyor. Bunun nedeni ise, ailemin beni ne kadar sıkmasa bile böyle bir şeye izin vermeyeceğini bildiğimdendir. Annem ve babama bazen söylemek istiyorum, ama karşı çıkacaklarından korktuğum için cesaret edemiyorum. Şimdiye kadar ailemden gizli ve habersiz hiçbir şey yapmamıştım. Fakat bu olayı ailemden gizliyorum, bu da beni çok rahatsız ediyor, sürekli gerginlik duyuyorum. Onlara söyleyebilsem belki bu gergilikten kurtulacağım, fakat onunla arkadaşlığımın bitmesinden endişeleniyorum. Bunun için yine söylemekten vazgeçiyorum.»

Ergenlik Dönemi

(Kızlarda 11-20 Yaş, Erkeklerde 13-20 Yaş)

«Ergen» sözcüğü Batı literatüründeki «adolescent» karşılığı olarak kullanılmıştır. Latincede büyümek, olgunlaşmak anlamında kullanılan «adolescere» fiilinin kökünden gelmekte olan bu sözcük, yapısı gereği bir durumu değil, bir süreci belirtmektedir; günümüzde, bireyde gözlenebilen hızlı ve sürekli bir gelişme evresi olarak da tanımlanabilmektedir.

Ergenlik dönemi, biyolojik, psikolojik, zihinsel ve sosyal açıdan bir gelişme ve olgunlaşmanın yer aldığı, çocukluktan erişkinliğe geçiş dönemidir.

Ergenin gelişim ve olgunluğu genellikle devam edegelen bir süreçtir. Gelişim süreci içindeki evrelere ilişkin görüşlerin çoğunda, farklı evreler arasındaki süreklilik vurgulanmıştır. Başka bir deyişle, her bir evrenin kendinden önce gelene dayandığı ve ondan çıktığı düşünülmüştür.

Ergenlik kavramı, tanımı, gruplandırma ve yaş dilimleri içindeki yerinin saptanması açısından değişik toplumlarda ve dönemlerde, değişik yaklaşımlarla ele alınmıştır.

Sosyo-ekonomik koşullarla sağlık ve beslenmenin ergenliğin başlama yaşını büyük ölçüde etkilediği görülür. İklim de ergenliğin başlangıcında etkili bir başka faktördür. Ilıman bölgelerde olgunlaşma daha erken başlamaktadır.

Ortalama olarak kızların erkeklere oranla iki yıl kadar önce olgunlaşmaları nedeniyle, gençlik dönemindeki yaş sınırlarında, cinsler arasmda belirgin bir farklılık görülür. UNESCO,ergenlik dönemini 15-25 yaş dilimleri arasında göstermektedir. Bu dönem ülkemizde, kızlarda ortalama olarak 10-12, erkeklerde 12-14 yaşlan arasında başlar.

İnsan gelişiminin bir evresi olarak «ergenlik dönemi» (Adolescence) ele alındığında, ilk incelenmesi gereken konu, ergenlik ile «erinlik» (puberty) evrelerinin aralarındaki farklılığı belirlemektir. Erinlik (buluğ) dönemi, cinsel organların olgunlaştıkları sırada oldukça kısa süren fizyolojik değişiklikler evresi olarak görülür.

Biyofizyolojik gelişmelerin büyük bir bölümü, ergenliğin ilk aşamalarını oluşturan, erinlik öncesi ve erinlik çağlarında görülür. Erinlik sözcüğü, erkeklik yeteneği ya da erkeklik yaşı anlamına gelen Latince «pubertas» kökünden gelmektedir. Erinlik öncesi evresi, gelişmede hızlanma ve ikincil cinsel özelliklerin görülmesiyle kendini belirler.

Erinlik döneminde cinsel organlardaki gelişim, üreme fonk-siyonuyla doğrudan ilgili olan temel cinsel özelliklerle, üreme fonksiyonuyla dolaylı olarak ilgili olan (tüylerin gelişimi, göğüs ve kalçanın oluşumu, vb. gibi) ikincil cinsel özellikler biçiminde özetlenebilir.

Ergenlik döneminin bir bölümünü oluşturan bu evre, kızlarda 6 ayı biraz aşarken, erkeklerde 2 yıl, hattâ daha da fazla sürebilir. Ergenlik dönemini, cinsel olgunluğun görüldüğü erinlik evresiyle özdeş tutmamak gerekir. Her ne kadar erinlik, ergenliğin bir evresini oluşturmaktaysa da, erinlik öncesi, erinlik ve erginlik aşamalarını içeren uzun süreli bir dönemdir. Ergenlik, tek başına fizik olgunluğu değil, olgunluğun tüm yüzlerini içeren bir yaşam dilimidir.

Erinlik döneminde birey, kendi bedeninde olagelen deği’ sikliklerin farkındadır. Kendisi için yeni olan birtakım duygular içindedir. Bu sırada karşı cinse yöneltilen bazı tavırları vardır. İşte bu noktada cinsel olgunluk ve büyümenin, ergenlikteki tüm fizyolojik gelişim ve olgunlaşma değişiklikleriyle ilişkili olduğu görülür.

Fizyolojik yönden ergenliğin, özellikle üreme organlarıyla ilgili salgı bezlerinin olgunlaşıp büyümeleri sonucu işlevlerine başlamalarıyla tamamlandığı kabul edilir. Bu konuda Bühler, cinsel organların gelişmesiyle davranışlarda meydana gelen değişmeye dikkati çekmiş ve bu yıllardaki bedensel değişmelerin bireyin uyumsuzluğuna neden olduğunu söylemiştir.

Çalma – Hırsızlık

Çocuklarda çalmaların büyük bir bölümü, aile çevresinin çocuğa mülkiyet ve mülkiyetle ilgili haklara saygı göstermesi konusunda gerekli kavram ve alışkanlıkları aşılamakta başarı gösterememesinden ileri gelir. Çocukta doğuştan mülkiyet kavramı yoktur, çevresinde gördüğü, hoşuna giden ya da gereksinme duyduğu eşyayı çocuk kendine mal etmeye ya da düşünmeden kullanmaya girişir. Mülkiyetin anlamı çocuğun gelişimine uygun olarak ailece kendisine aşılanmalıdır.

Çalma olayı çocukta 5 yaşına kadar bir sorun oluşturmaz. Her çocuk nesnelere sahip olmanın anlamını ve başkalarına ait olan şeyleri alamayacağını öğrenmelidir. Bunu öğretmenin en iyi yolu, çocuğun kendisine ait eşyaları olmasını sağlamak ve yeterince büyüyünce kendisine harçlık vermektir. Çocuğun ayrı odası ve çekmeceleri olması da tercih edilecek bir durumdur.

Çocuk, ailenin diğer bireylerin ait olan şeyleri alma girişiminde bulunduğu zaman, kendisine bunların kime ait oldukları hatırlatılmalıdır. Çocuk da bunları ancak izin verildiği takdirde ödünç alabileceğini öğrenmelidir. Böylece çocuk, başkalarının mülkiyet hakkına saygılı olmayı öğrenecektir. Hiç kuşkusuz bu konuda bazı aksamalar olacaktır, ama bunlar fazla ciddiye alınmadığı ve sorun haline getirilmediği sürece çocuk tarafından dürüst davranma biçimi zamanla öğrenilecektir. Ana babaların da çocuklarına iyi örnek olmak için başkalarına ait şeyleri izinsiz almamaları gerekir.

Küçük yaşlarda çocuklar tarafından başkalarına ait olan bir şeyi izinsiz alma davranışına sık rastlanır. Ancak bu tür eylemleri «çalmak» anlamında kabul etmemek gerekir. Hattâ bazı uzmanlara göre, suçluluk kategorisine girdiği halde, önemsiz sayılan suçlan işlemeyen hemen hiç kimse yoktur. Fakat bu, çocukların tümünün gelecekte de suçlu olacağı anlamına gelmez. Çocuklar henüz hangi kurala uyulup hangi kurala uyulmayacağının yeterince bilincinde değildirler. Bazı ülkelerde cezai sorumluluğun başladığı yaş olarak belirlenen, mülkiyet duygusunun geliştiği 8 yaşındaki çocuklar henüz erişkin yaşamını yönetecek dengeye sahip değillerdir.

Gelişimin ilk evrelerinde çocuk yaşamını, çoğu antisosyal karakterde olan içtepileriyle (impulse) yönlendiren ve böylelikle doyum sağlayan bir bireydir. Ancak, gelişim süreci içinde çocukların büyük bir bölümünün sosyalleşmiş birer birey olarak çevrelerine uyum sağladıkları görülür.

Suçlu bir bireyle suçlu olmayan birey arasındaki en belirgin fark, suçlu olmayan bireyin «suçluluk içtepilerini» (impulse) kontrol edebilmesi ve toplumsal açıdan zararsız bazı faaliyetlerle onlara çıkış yollan aramasıdır

Çalma bir uyum ve davranış bozukluğu belirtisi (semptom) olarak kabul edilmeli ve bunun bir alarm sinyali olduğu bilinmelidir. Bu, yalan, evden ve okuldan kaçma, gece korkuları., takıntı ve saplantılar gibi diğer belirtiler ve davranış bozuklukları için de geçerlidir. Böyle bir belirtinin süregelmesi ya da öteki belirtilerle birleşmesi halinde psiko-pedagojik önlem almak gerekir.

«Hırsız» sözcüğü çalmayı alışkanlık haline getirmiş çocuklar için kullanılır. Bu tip çocuklar, çeşitli anti-sosyal davranış (suçluluk) karakteristikleri gösterirler.

ÇALMA  ÇEŞİTLERİ

Yapılan hırsızlıklar çeşitli kategorilere göre şöyle ele alınabilir:

1.   Çalman Objenin Kullanılması

#    Yarar sağlamayan hırsızlıklar: Çocuklardaki karakteristik çalma biçimidir.

#   Cömertlik hırsızlıkları: Çalınan obje dağıtılır. Bu hırsızlıklar özgeci ve değer kazanmak amacıyla yapılır.

#    Gereksinim hırsızlıktan:  Yoksul,  evden kaçan ya  da amaçsız dolaşan çocuklarda görülür. Para hırsızlıklarının birçoğunda, çocuk ya da gencin şiddetle gereksinme duyduğu veya istediği bir şeyi elde etmek için çaldığı ileri sürülebilir. Ancak hırsızlığın kötülüğünü iyice öğrenmiş olan çocuk, gereksinme ne denli önemli ve güçlü olursa olsun, bunu hırsızlık yoluyla doyurmaya kalkmaz.

2.   Patolojik Hırsızlıklar

•    Saldırgan hırsızlık: Zarar verme amacı baskındır.

•    İçtepisel  (impulsive)  hırsızlıklar:  Çalma  eylemi  düşü-nülmeksizin ve bir plan yapılmaksızın gerçekleştirilir.

•    Zevk hırsızlığı: Çalma zevki her şeyden öndedir. Bu tür hırsızlıklar ergende ve çete suçlarında görülür. Tehlike ve korkuyu yenme zevkiyle birliktedir. Bu tür hırsızlıklarda yeni ve heyecan verici deneyimler yaşamak ya da çevresini atlatarak bir üstünlük veya egemenlik duygusu elde etmek amacı yatmaktadır. Çocuk ve gençlerde bu isteklerin doyurulması doğal ruhsal bir gereksinmedir. Bu istekler yararlı birtakım eğitsel faaliyetlerle yönlendirilmediği takdirde, çocuk bunu, komşunun bahçesinden meyve, pastacıdan çörek, vb., otellerden havlu çalma yoluyla doyurmaya kalkışır. Bu tür hırsızlıklar genel olarak grup halinde işlenir ve çokluk çalınan nesneyle bir gereksinmeyi karşılamak söz konusu değildir.

•    Telafi hırsızlıkları: Aşağılık duygusu olanlarda, çekingen ve  duygusal  kişilik  yapısındakilerde  görülür.  Burada sevgi eksikliği telafi edilir. Bunlar aynı zamanda kardeş doğumu, kardeşler arası kıyaslama gibi nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan kıskançlık ve avunma hırsızlıklarıdır.

Bu tür hırsızlığa şu vaka tipik bir örnek oluşturmaktadır: 11 yaşındaki B., babasının ölümü, annesinin de evi terketmesi üzerine babaannesi tarafından büyütülmüştür. B.’nin arkadaşlarının eşyalarını, özellikle dolap anahtarlarını çalarak biriktirdiği dikkati çekmiştir. B.’nin anti-sosyal karakterdeki bu davranışı ilgi ve sevgi açlığını telafi etme, giderme şeklinde yorumlanmıştır.

Çocuk ve gençlerin hırsızlıklarının bir bölümü, ana baba baskısına ya da duygusal etkileşim eksikliğine karşı bir tür simgesel davranıştır. Bu tür hırsızlıklar doğrudan ana baba otoritesine yöneltilmiş olabilir. Burada, hırsızlık başkalarına ait şeyleri çalma yoluyla onları atlatmak ve onlardan daha üstün olduğunu kanıtlamak ya da onların emir ve yasaklarına karşı gelmek için yapılmıştır.

Araştırma bulgularımız, deneklerimizin % 40’mın «küçük yaşta edinilen başkalarına ait olan şeyleri çalma alışkanlığı» na sahip olduğunu göstermiştir. Bu alışkanlığa en çok sahip olan deneklere, mala ilişkin suçlu grubunda % 70 oranında rastlanmış, bu oran cinsel suçlularda % 33, şahsa ilişkin suçlularda % 27,5 olarak saptanmıştır.

Yalan Söylemenin Nedenleri

Yalan Söylemenin Nedenleri

Zihinsel düzeyi düşük çocukların gerçeğe çok aykırı yalanlar söyledikleri, buna karşılık normal ve üstün zekâya sahip olanlarınsa, mantığa daha uygun yalanlar söyledikleri ve ayrıntılı öyküler uydurdukları saptanmıştır.

Aileye bağlılık, dayanışma, verilmiş söze saygı gibi durumlar yalan söylemeye neden olabilir, örneğin, 10 yaşındaki bir kız çocuğu, karnelerin alındığı gün, anne ve babasına karnelerin verilmediğini söyler. Oysa karnesi kötü olduğu için anne babasının ona kızmayacağını ve onu kınamayacağını çok iyi bilir. Ama yalnızca annesini üzmeme kaygısı içindedir, çünkü iyi bir karne getireceğine söz vermiştir.

Çocuk çekingenlikle de yalan söyleyebilir. Bu tip yalanın oluşumunda heyecana kapılma önemli rol oynar. Güçlü bir belleğe sahip bir çocuk, bir gün anne babasının konukları önünde şiir okuması isteğine: «Unuttum,» karşılığını verir.

Yalan Söyleme

Yalan söylemek bir hatayı gizlemek amacıyla gerçeğe uygun olmayan bir girişimde bulunmaktır. Bu girişim sözle olabildiği gibi, jest, yazı ve susmayla da olabilir. Sosyal bir davranış olan yalanın amacı, başkalarını yanıltmaktır.

Ana babaların birçoğu, çocuğun gerçeğe sadık kalmasını çok erken bir dönemde isterler. Oysa 3 yaş çocuğunun «inanılmayacak öyküler» uydurması ve taklit oyunlarından hoşlanması doğaldır. Çocuk zeki ve hayal gücü geniş olduğu ölçüde bunda başarılı olur. Öykü uydurmak ve taklit oyunu yalan söylemek değildir ve bunu engelleyici hiçbir girişimde bulunulmamalıdır.

Öykü uydurmaktan ayrı olarak, kasıtlı biçimde gerçeğe sadık kalmama küçük bir çocukta doğaldır ve bu tür yalan çocuğun eğlenmeyi sevmesinin, birine takılmaktan hoşlanmasının, doğal övünme arzusunun, arkadaşlarından geri kalmama isteğinin ya da cezalandırılma korkusunun bir sonucudur. Ayrıca, ana babanın üzerinde durdukları bir konuda ilgi çekme ya da ana babayı taklit etme amaçlarıyla da çocuk bu tür bir yalana başvurmuş olabilir.

Yaşamın ilk 5 yılında çocuğun yalan söylemesi konusunda endişe etmeye gerek yoktur. Gerçeğe sadık kalma çocukta giderek gelişen bir olgudur. Çocuğun gerçeğe sadık kalması konusunda ısrar etmek ve çocuğa yalan söylediğini kanıtlama girişiminde bulunmak yanlıştır. Çocuk açıkça anlaşılan bir yalan söylediği zaman endişeyle karşılanmamalıdır. Ancak çocuk 4 yaşma geldiğinde, yalan salt övünmekten öte bir amaçla söylenmişse, düş gücü ürünü ya da bir şaka değilse, o zaman annenin çocuğa, eğer doğruyu söylemezse ona ne zaman inanacağını bilemeyeceğini söylemesi yeterlidir. Sert cezalar suçlanmadan kaçmak için çocuğun yalan söylemesine yol açar.

Çocukta Tikler

Tik istemli (iradî) çalışan çizgili beden kaslarında istem-dışı ortaya çıkan aralıklı kasılmalardır. En sık yüz ve boyun kaslarında olur. Göz kırpma, dudak kenarlarının çekilmesi, boyun oynatma, boyun bükme, başı sallama, omuz oynatma biçiminde görülür

Tikler genellikle iç gerilimlerin veya çatışmaların öncüleri ya da açık belirtileridir. Bazen çocuk her boynunu silkişte, kaşlarını, gözlerini oynatışta iç yaşamındaki bir gerilimden kurtulma çabası içinde olduğunu açıklayabilir

Tik genellikle erkek çocuklarda ve erken yaşlarda başlar, ruhsal nedenlerle ortaya çıkar. Ancak kimi kez istemsiz kasılmanın ortaya çıktığı bölgeye ya da organa ilişkin uzun süren fiziksel bir tahriş de tike neden olabilir. Bunlar arasında uzun süre ve düzeltilmeyen görme bozuklukları, burun akıntısı, boyun ağrıları sayılabilir

Tikler başlangıçta hareketlerin istemsiz olarak tekrarından ibaret olabilirler. Örneğin, göz kırpma başlangıçta bir göz rahatsızlığı ya da yorgunluğuna tepki olabilir. İlk kez bu yolla örüntü (pattern) haline gelen bu tepkiler, zamanla otomatik olarak yinelenebilir.

Tiklerin en önemli nedenlerinden biri de taklittir. Bazen ‘ küçük yaşlarda çocuklar, ana baba, öğretmen ve oyun arkadaşlarının birtakım hareketlerini taklit ederken onların bazı davranış kusurlarını da edinebilir. Daha sonra bunlar alışkanlık haline gelir. Çocuğun başka birini sık sık taklit etmesi sonucu tekrarlama yoluyla kendinde bir tik gelişebilir (15).

Bu nedenler dışında kalan ve genel olarak tiklerin ortaya çıkmasında rol oynayan ruhsal etkenlerin başında, erken yaşlarda başlayıp ve sürüp giden korku, tedirginlik, kaygı, gerginlik vardır. Çocuklarda görülen diğer davranış bozuklukları gibi, tikler de çocuğun duygusal durumu, duyarlılığı, ana babasıyla ilişkileri ve çevresiyle bağlantılarıyla yakından ilgilidir. Yaşadığı çevre kavgalı, tedirgin ve güvensiz olan çocuklarda, başka bir deyişle, sürekli olarak çevresiyle çatışma içinde bulunanlarda, birden olan aşın korku, coşkunluk, yorgunluk, öfke, acı gibi durumlar tik yaratabilir

Alt Islatma (Enuresis)

Genellikle çocuklar mesane kontrolü gerçekleşinceye kadar, yani ortalama olarak 2-3 yaşlarına kadar geceleri altlarını ıslatırlar. Gündüz kontrol 2 yaş dolaylarında, gece kontrol ise 3,5-4,5 yaşları arasında kazanılır. Çocukların hemen hepsinin idrar ve dışkı kontrolünü kazandıkları 4 yaşından sonra hâlâ alt ıslatmanın devam etmesi «enuresis» adını alır.

Enuresis, hem sık rastlanması, hem de çocuk ve ana baba için zor bir durum olması açısından tüm davranış bozuklukları içinde en önemlisidir. Ortalama 4-5 yaş çocuklarının tümünün % 15 kadarı altını ıslatır, yani enure tiktir. Çocuklar-daki altını ıslatmaların yaklaşık % 80’i gece (enuresis noc-turna), % 5’i gündüz (enuresis diurna) görülmektedir. Bu oran okul çağında bir miktar azalmakla birlikte çocukluğun ortalarına, hattâ ergenliğe kadar devam ettiği görülür. Her yaş için enuresis erkeklerde kızlara oranla iki kat daha fazladır.

Enuresis iki biçimde görülebilir. Bunlardan ilki, birincil (primer) enuresisdir ki bu, sinir-kas kontrolünün gelişmesindeki gecikmeden kaynaklanabilir ve doğumdan başlayarak süre-gelir. Bu gecikme, anne babanın düzensiz ya da yetersiz tuvalet eğitiminin bir sonucu olarak da oluşabilir. Bu enuretik çocukların idrarlarını kontrol etmelerinde, anne babalarından diğer kardeşlerine oranla daha az yardım gördükleri ya da hiç yardım görmedikleri saptanmıştır. Birincil enuresis zamanla kaybolur ve yavaş gelişen bu çocuklar, tuvalet kontrolünde arkadaşlarının düzeyine ulaşırlar.

Birincil enuresis yatak ıslatma sorununun hemen hemen % 75-80’ini oluşturur. Geri kalan % 20-25 oranındaki enuresis, «ikincil (seconder) enuresis» adını alır. Bu tür alt ıslatma olayında tuvalet kontrolü oluştuktan sonra bir gerileme sözkonusudur. İkincil enuresis tipik olarak yeni bir kardeşin doğumu ya da yeni bir eve taşınma gibi bazı ruhsal gerginlik durumlarında ortaya çıkar. Bu etkenler çocuğun bir süre için daha olgunlaşmamış davranış biçimlerine dönmesine neden olur. Bazı uzmanlara göre, özellikle bu gerileme türü, çocuğun annesine olan öfkesinin sembolik bir ifadesi olarak yorumlanabilir (1).

Enuresis, sosyo ekonomik düzeyi düşük olan, aile içinde yeterli duygusal etkileşimden yoksun, nörotik ve uyumsuz çocuklarda daha sık rastlanır. Çeşitli ruhsal etkenler enuresisin oluşumunda başlıca neden olarak sayılabilir. Yaptığımız incelemeler, alt ıslatma sorunuyla çocuğun duygusal dünyası arasında yakın bir ilişkinin olduğunu ortaya koymaktadır. Aşırı sevgi ve hoşgörü, yetersiz ilgi, kıskançlık gibi nedenlerden kaynaklanan bu gerileme (regression) davranışı, tırnak yeme, parmak emme gibi birtakım başka gerileme davranışlarıyla, bebeksi hareketleri ya da konuşmaları da beraberinde getirebilmektedir. Çocuğun duygusal dünyasını büyük ölçüde etkileyen ev ortamı, alt ıslatma konusunda büyük rol oynamaktadır.

E. 4 yaşında bir kız çocuğudur. Anne ve babasının sürekli geçimsizliğine ve tartışmalarına tanık olmaktadır. Arkadaşlarının babalan onları çocuk parkına götürdükleri halde babası, E.’yi götürmemekte ve sabahlan yuva arabasına indirmemektedir. E, babasının kendisini sevmediği görüşündedir. Ancak annesiyle babası arasında geçen olaylarla da çok yakından ilgilidir. Zaman zaman annesine: «Ben okuldayken de evde kavga ediyor musunuz?» sorusunu sorar. Hassas ve alıngan bir çocuk olan E., altını ıslatma korkusuyla anaokulunda öğretmenine zaman zaman uyumak istemediğini söyler. E., alt ıslatma sorunuyla duygusal dünyası arasındaki ilişkiyi annesine şöyle itiraf eder: «Babam beni sevmediği için eve geç geliyor. Ben de onun için altıma çişimi yapıyorum.» E.’nin davranış bozukluklarının giderek artmasıyla altına büyük abdestini de yapmaya başladığı görülür. Bu durumda anne baba uyarılır ve çocuk-larnda gelecek yıllarda ortaya çıkabilecek olası davranış bozuklukları ve anormallikler hatırlatılır. Bu gerçekleri gören anne ve baba sürtüşmelerini azaltarak ayrılık hazırlıklarını sona erdirirler. Bunun üzerine E.’deki olumlu gelişim tahminin .çok üzerinde kısa sürede gerçekleşir. Büyük ve küçük abdesti kaçırma tümüyle ortadan kalkar.

Yetersiz ilgi ve sevgiyle psişik çatışmaların enuresise olan etkisi aşağıdaki örnek vakada da açıkça görülmektedir:

A. 11 yaşında, yatılı ortaokulun hazırlık sınıfına henüz girmiş bir kız çocuğudur. Oyun odasında sürekli yalnız oynaması, rehber öğretmenin dikkatini çekmiştir. Arkadaşları, geçimsizliği nedeniyle birlikte oynamak istemediklerini söylemişlerdir. Rehber öğretmenin görüşme isteği üzerine, A., Bursa’da oturduklarını, babasının olmadığını, ailedeki dört çocuktan biri olduğunu, ancak annesinin kendisini istemeden dünyaya getirdiğini söylemiştir. A., bir keresinde annesinin bir komşusuna: «Keşke son iki çocuğu doğurmasaydım,» dediğini duyduğunu, birinin annesiyle evlenmek istediğini, evlendiği takdirde annesinin kendisini iyice unutacağından endişe ettiğini sözlerine eklemiştir.

A. her gece altını ıslatan ve arkadaşlarına karşı bunun ezikliğini duyan bir çocuktur. Annesinin ev değiştirmiş olmasına karşın, A.’ya mektup yazmaması, onu iyice gerginleştirmiş, alt ıslatmanın yanı sıra, çalma gibi davranış bozuklukları da -göstermeye başlamıştır.

Rehber öğretmenle iyi bir diyalog kuran A.’nm resim yeteneği saptanmış ve o doğrultuda yönlendirilmeye çalışılmıştır. Bir resminde A., kocaman çiçeklerin üzerinde oturan ve ağlayan bir melek resmi çizmiş, Dunu da «çiçekler koparılıyor diye ağlıyor, güzel şeyleri yok etmek çok kötü» şeklinde yorumlanmıştır.

Aileyle yapılan görüşmeler ve A.’ya uygulanan çeşitli psikopedagojik yöntemler sonuç vermiş ve alt ıslatma giderek azalmıştır.

Çocuğun idrar ve dışkı kontrolünü öğrenmesi genellikle 4 yaşında gerçekleşir. Aslında bu kontrol mekanizması doğal olarak hiçbir eğitim ve öğretimi gerektirmez, kendiliğinden öğrenilir. Bu işlevsel gelişme daha sonra fiziksel, çevresel ve yapısal değişikliklerle etkilenir ve bozulur (2).

Anne ve babalar, küçük yaştan itibaren çocuklarının tuvalet gereksinmelerini kendilerinin çözümlemelerini beklerler. Oysa bu faaliyet yeterli düzeyde kas kontrolü gerektirdiğinden 2-3 yaşından önce gerçekleşemez.

Anne ve babanın bu işlemi çocuktan çok sert bir biçimde istemesi, çocukta korku, hiddet ve endişe uyandırır. Uzmanlar, erken yaşta ve sert bir yaklaşımla tuvalet eğitimi vermenin zararlı olduğu konusunda birleşmektedirler. Bu tutum, çocukların duygusal dengesini bozduğu gibi, yeterli olgunluğa ulaşmadan yapılan tuvalet eğitiminin de yok denecek kadar az yararı vardır.

Tuvalet eğitimi konusunda iki çift aynı yumurta ikizleri üzerinde yapılan bir araştırma da bu görüşü doğrulamaktadır. Araştırmada her çiftten biri çok erken yaşta temizliğe alıştırılmaya çalışılmış, fakat uzun süre ilerleme kaydedilmemiştir. Bu konuda gelişim bedensel olgunluk paralelinde artmıştır. Tuvalete gitmeye daha sonra alıştırılan ikizlerin diğer eşleri, tuvalet temizliğini daha çabuk öğrenmişlerdir (3).

Altım Islatan Çocukların Ailelerinin Yaklaşım Biçimleri

Materyel ve Metod :

Araştırma bir ön araştırma niteliğinde olup, enuresis de yakın çevre faktörlerinin özellikle de ailenin rolünü belirlemek üzere düzenlenmiştir.

Betimleyici nitelikte olan bu çalışmamızda, anne ve babalara yönelttiğimiz 65 soruluk, çocuğun öz ve soy geçmişiyle ya-km çevre ilişkilerini içeren sorgu cetveli esas alınmıştır. Deneklerimiz, bize başvuran ve yaşlan 5-14 arasında değişen 24’ü kız, 51’i erkek olmak üzere 75 enüretik çocuktan oluşmuştur.

Tamamı hekim kontrolünden geçen bu çocuklar, fizyolojik bir rahatsızlıkları olmadığından, enuresise sebep olan faktör ya da faktörlerin psiko-pedagojik ya da sosyal olabileceği düşüncesiyle bize başvurmuşlardır.

Bulgular ve Sonuçlar :

Bulgular bu aşamada sadeca % olarak değerlendirilmiş, ileri istatistik! çalışmaların daha sonra yapılması planlanmıştır.

Bulgularda da görüldüğü gibi, aile içindeki huzursuzluk, an-ne-baba ilişkilerindeki olumsuzluk, babanın çocuğa sert davranması, ona zaman ayıramaması, anneye bağımlılık, anneyle olan bozuk ilişkiler, ailenin koruyucu veya baskılı tutumu enüretik çocuklarda sık rastlanan yakın çevre özellikleri olarak bulunmuştur.

Bunun yanı sıra, bu çocukların çoklukla çekingen, içe kapanık, alıngan bir yapıda oldukları, psikososyal olgunluklarının yetersiz olduğu, arkadaş ilişkilerinin sağlıksız olduğu da, elde ettiğimiz bulgular arasındadır.

Bu bilgiler ışığında çocuğa uygulanacak psikopedagojik tedavinin yanı sıra, ailenin yönlendirilmesi, enuresis tedavisinde zorunluluk halini almış bulunmaktadır.

TEDAVİSİ

Alt ıslatma sorunu karşısında özellikle ilk çocukluk döneminde tedaviden kaçınılmalıdır. Okul çağındaki çocukların hâlâ alt ıslatmaları durumunda, anne babalar, çocuğun organik rahatsızlığı ya da duygusal sorunu olduğundan endişe ederek gerekli önlemleri almalıdırlar. Bu sorun, önlem alınmadığı takdirde sadece anne-baba-çocuk arasındaki ilişkiyi bozmakla kalmaz, çocuğun arkadaş ilişkilerini de olumsuz yönde etkiler. Bu nedenle genellikle enuretik çocukların arkadaşlarına oranla daha çok duygusal sorunları vardır.

Alt ıslatma sorunu zamanla idrar kesesindeki olgunluğun gerçekleşmesi, tuvalet kontrolünün artması (sfenkterlerin kontrol edilebilmesi) ya da ruhsal zorlanmanın ortadan kalkması sonucu kendiliğinden kaybolur. Alt ıslatmanın ilkokul yıllarında hâlâ süregelmesi halinde, önce sorunun kaynağını saptamak amacıyla bu duruma yol açabilecek çeşitli etkenler araştırılmalı, varsa ortadan kaldırmak üzere yerine göre organik ya da psikolojik tedavi yoluna gidilmelidir

Bu amaçla enuresisin tedavisinde organik nedenlerin araştırılması, uyku ağırlığının giderilmesi, ruhsal çatışmaların önlenmesi gereklidir.

Enuresis tedavisi doğrudan ve dolaylı olarak ikiye ayrılabilir. Doğrudan tedavi çocuğa, dolaylı tedavi ise ana babaya yönelik olarak uygulanır. Örneğin, annenin psiko-pedagojik açıdan eğitilmesi ve yönlendirilmesinden sonra çocuktaki alt ıslatma durumunun ortadan kalktığı görülebilir. Doğrudan tedavi organik rahatsızlıklarda uygulanır ve temeldeki soruna göre yönlendirilir.

Fonksiyonel ve psikolojik enuresisin tedavisinde «mesane eğitimi» diyebileceğimiz bir uygulama başlatılır ve ana baba tarafından kontrol edilecek şekilde, çocuk belirli saatlerde idrar yapmaya alıştırılır. Böylece bir şartlı refleks («mesane dolduğunda idrar yapılır» şeklinde) oluşturulur. Ruhsal kökenli enuresiste çocuğun yatağa yatarken su içmesini engellemek, varolan karmaşa ve sıkıntıları arttırarak yarar yerine zarar verebilir. Çocuğun sık sık uyandırılması ise aileyi rahatsız etmesine karşın, çocuğun geceleri yatağını ıslatmasını önleyebilir. Fakat, bu yüzeysel bir önlemdir, önemli olan, temeldeki asıl nedeni ortadan kaldırmaktır (*).

Bu tedavi yöntemlerinin yanı sıra, son yıllarda alt ıslatma sorunu için özel yapılmış yataklardan da yararlanılmaktadır. Bu tür yataklarda uykuda alt ıslatma durumunda, elektrikli sistem alarma geçmekte ve çocuğu uyandırmaktadır. Zamanla uyanmaya koşullandırılan çocuk, uyanarak tuvalet yapma gereksinimini duymaya başlar. Bu durumda çocuğa uyandıktan sonra tuvalete gitme alışkanlığının da kazandırılması gerekir. Bu basit sistem, enuretik çocukların ortalama % 75-80’inin tuvalet kontrolü yapabilmelerini sağlamaktadır

Problemli Çocuklara Yaklaşım Biçimi

Problemli çocukların tanımlanmasında, öncelikle davranışları bakımından normal olan çocuklarla, sapan davranış örnekleri ve bozukluğu gösteren çocukları ayırt etmek gerekir. Başka bir deyişle, normal ve normalden sapan davranış neye denir?

Normal ve Anormal Davranış Gelişimi

Gelişim sürecindeki çocukta sürekli bir değişim görülür. Bedence olgunlaşmanın yanı sıra, zihinsel ve sosyal becerilerinde de gelişme görülür.

Gelişimin düz ve pürüzsüz olduğu söylenemez, inişli çıkışlı yola benzeyen bu süreç içinde, çocuklar zaman zaman çeşitli problemlerle karşı karşıya kalırlar. Bu, bazılarında tuvalet eğitimi konusundaki savaşım şeklinde yoğunlaşırken, bazılarında da içe çekilme ya da sürekli bir utangaçlık veya uyum sorunları şeklinde görülebilir.

Çoklukla çocuklar, davranışlarında istenen ve istenmeyen davranış karışımlarını birlikte sunarlar.

Çocukluk döneminde görülen bazı problemler, normal gelişimin bir parçasını oluşturur. Hemen her çocuk hareketleriyle kabul edilen ve edilmeyen davranış biçimlerinin bir karışımını gösterir. Bu problemlerin çoğu kalıcı olmaktan çok, geçici türdendir.

Konuyu üç vaka örneğiyle açıklamaya çalışalım:

örnek Vaka 1.

9 yaşında bir kız çocuğudur. Okulda arkadaşlarının harçlıklarını çalarken yakalanmıştır. Birkaç kız arkadaşının kendini suç üstü yakalamalarına karşın, o işlediği suçu reddetmektedir. Bu tür hırsızlıkları ve olumsuzlukları sebebiyle arkadaşları onu sevmez. Bu sürtüşme ortamında zaman zaman onlardan bazılarını dövdüğü de olur.

Bu durumda 9 yaşındaki bu kız çocuğunun saldırgan ve anti sosyal davranışı, «sapan» bir davranış örneği olarak mı, yoksa «normal» davranış ölçüsü içinde mi kabul edilmelidir?

Örnek Vaka 2.

11 yaşındaki erkek çocuk okula gitmek istememektedir. O, hep orta düzeyde bir öğrenci olmuştur. Ancak bir bronşit nedeniyle 2 hafta okula gidememiştir. Okula başlayacağı gün nefes darlığı belirtileri görülür. Annesi, kendini daha iyi hissedinceye kadar evde kalmasını ister. Aradan 1 hafta daha geçmesine ve doktorun tamamiyle iyileştiğini söylemesine rağmen, okula gitme zamanı geldiğinde endişeleri artar ve kendisini hasta hisseder, sonunda da evde kalmayı tercih eder.

Bu vakadaki çocuğun tepkileri normal midir, yoksa bir uzman yardımına ihtiyacı mı vardır?

Örnek Vaka 3.

17 yaşında delikanlıdır. A. ve B. ümitlerini kesmiştir. O, az çalışmakta ve notları giderek düşmektedir. Üstelik bu durumdan pek kaygılı da görünmemektedir. Bir keresinde, babasının arabasıyla arkadaşlarıyla partiden dönerken küçük bir de kaza yapmıştır. Ailesi, uyuşturucu kullanmasından endişe etmektedir.

Bu gencin sorunu, tipik bir gençlik sorunu mudur, yoksa bu durum bir uyum sorununun mu göstergesidir?

Normallik ölçütleri

Çocuk ve gencin davranışının normal mi, yoksa davranış bozukluğu mu olduğunun belirlenmesi için bazı ölçütler gerekir. Bu ölçütler:

1.   Yaşa uygunluk ,

2.   Sapan davranışın yoğunluğu

3.   Süreklilik

4.   Cinsel rol beklentisi

5.   Kültürel faktörler şeklinde özetlenebilir.

1.   Yaşa Uygunluk:

Çocuğun yaşı ve gelişimindeki yeri, onun davranışının nor-malliğini belirlemede önemli rol oynar. Bazı spesifik korkuların gelişimiyle, ebeveyn dikkatini üzerine çekme arzusu, 4 yaş çocuğu için olağan bir davranış sayılırken, 13 yaş gencinde buna nadiren rastlanır. Aynı şekilde sigara içme, uyuşturucu kullanma 18 yaş genci için az da olsa rastlanan davranışlarken, aynı durum 8 yaş çocuğu için sapan davranış grubuna girer. Bu bağlamda uzmanlar ve eğitimciler, benzer davranışa aynı yaş grubu içinde büyük bir grupta rastlanıyorsa «normal» olarak kabul ederler.

Bizim hangi davranışın normal, hangisinin normal olmadığını kestirebilmemiz için öncelikle çocukların değişik yaşlardaki tipik davranışları hakkında bilgi sahibi olmamız gerekir. Belirli bazı yaşlardaki çocukların hemen 1/3, ya da yarısına yakın bir kısmının davranışları öğretmen ve anne babalarını rahatsız etmesine rağmen, normal olarak kabul edilir.

Okul Öncesi Dönemi :

1-1,5 ve 2 yaş çocuklarında huysuzluk ve negativisme (olumsuzluğa) sık rastlanır. Yine isteklerin zıddımı yapma eğiliminde olan bu grup çocuklarda, sürekli bir yetişkin ilgisine ihtiyaç gözlenir. Bu nedenle negativist davranışlar, bu yaş grubu için normal kabul edilmelidir.

ilkokul Dönemi:

Huysuzluk ve öfke, yalan, aşın duyarlılık önde gelen tipik problemlerdendir. Erkek çocukların 1/3’ü aşın hareketli olarak tanımlanırken, 1/3’ü kıskanç olarak tanımlanır.

Ergenlik :

13-15 yaş arasında kızlarda görülen aşın duyarlılık 1/2 ora-randayken, bu oran erkeklerde 1/5’e düşer.

Yaşlara göre karakteristik belirtiler :

1,5-2 yaş :             Problemli davranışlar: Huysuzluk, istenen

şeyi yapmama, dikkat çekme arzusu, aşın hareketlilik, spesifik korkular.

3-5 yaş :                Huysuzluk, istenen şeyi yapmama, dikkat

çekme arzusu, aşın hareketlilik, spesifik korkular, aşın duygusallık, yalan söyleme, negativism.

6-10 yaş :              Huysuzluk, aşırı hareketlilik, spesifik kor-

kular, aşırı duyarlılık, yalan, okul başarısızlığı, kıskançlık.

11-14 yaş:            Huysuzluk,   aşın   duyarlılık,   kıskançlık,

okul başarısızlığı.

15-18 yaş :            Okul başansızlığı, okuldan kaçma, içki, sigara alışkanlığı.

Bu durumda, yukarıdaki örneklerden 9 yaşındaki kız çocuğunda görülen çalma ve kavga olağan bir davranış olmadığından, sapan davranış olarak kabul edilir. Bu yaş düzeyinde çok az kızda anti-sosyal ve saldırgan davranış türüne rastlanır. Aynı şekilde, 11 yaşındaki çocuğun davranışı da sapan davranış olarak mütalâa edilir. Buna karşılık, 17 yaşındaki gencin başarısızlık ve içki sorunu son gençlik (adolescence) döneminin tipik davranışlarındandır.

2.   Yoğunluk (Miktar) :

Bir davranışın bozukluk olarak nitelendirilebilmesindeki 2. ölçüt, yoğunluktur.

örneğin, 5 yaş çocuğunda öfke ve huysuzluk doğalken, bu, bir başkasına fizikî zarar verme ve onun haklarına tecavüz şekline dönüşürse, sapan davranış kategorisine girer.

3.   Süreklilik (Israr) :

Süreklilik, çocuğun belirli bir davranış türünü ısrarlı bir biçimde ve uzun zaman sürecinde tekrar etmesidir.

4    Cinsel-rol Beklentisi :

Erkeklerde, kızlara oranla daha saldırgan olmaları beklenirken, davranışlarıyla erkeklere benzer saldırgan örnekler sunan kızlann davranışı sapan davranış kategorisine girer.

5.   Kültürel Faktörler :

Normalden sapan davranış biçimlerinin oluşumunda, içinde yaşanan kültürel faktörlerin önemi büyüktür.

Problemli Çocuklara Yaklaşım Biçimleri

Yukarıda sınırları ve ölçüleri belirlenen normalden sapan davranış biçimleri psikopedagojik kaynaklı olabildiği gibi, psikiyatrik bir vaka görünümünde de olabilir. Burada önemli olan, vakanın olabildiğince erken teşhis edilmesi ve ailenin uygun uzmana başvurabilmesidir. Bu noktada, uygun uzman kavramının açıklığa kavuşturulmasında yarar görmekteyim. Özellikle çocuk psikolojisi ve eğitimiyle, gençlik psikolojisi ve eğitimi kapsamına giren konularda başvurulacak kişilerin pedagog ve bu konularda uzmanlaşmış psikologlar olduğunu vurgulamak isterim.

Özellikle psikopedagojik kaynaklı uyum ve davranış bozukluklarında, bizim için önemli olan semptom (belirti) değil, o belirtinin oluşumuna neden olan etmenlerin saptanmasıdır. Başka bir deyişle, önemli olan sıtmanın ateşiyle savaşmak yerine, gerideki bataklığı kurutmaktır.

Bu bataklık nasıl kurutulur?

Uzman pedagog, aynı tür semptom gösteren çok sayıda çocukla karşılaşır, ama sonunda pek çoğunun kaynağındaki sebebin farklı olduğu sonucuna varır. Söz gelimi, okul başarısızlığı gösteren üç çocuktan birisinin başarısızlık nedeni zihinsel yetersizlik, bir diğerinin kardeş kıskançlığı, üçüncüsününse öğretmenin yanlış tutumu olabilir. Bu durumda pedagog, önce sağlıklı bir anamnez almalı, yani çocuğun öz ve soy geçmişiyle yakın çevre koşullarını ayrıntılı bir biçimde inceleyebilmelidir. Anne ve babadan alınan bu bilgilerden sonra, çocuğa yaşma göre, yaptırılacak bir resim veya sorunlarını ortaya koyabileceği cümle tamamlama testi sayesinde kendini yansıtma fırsatı verilmelidir. Pedagog, çocukla kuracağı bireysel iletişimini sağlıklı kılarak çeşitli teknik ve testlerden yararlanabilir. Oyun terapisi, grup terapisi, psikoterapi çocuğun yaşına göre seçilecek yöntemler arasındadır. Aile terapisi, özellikle psiko-pedagojik kaynaklı uyum ve davranış sorunlarında büyük önem taşır. Anne-baba ve çocuk birlikte seansa alınabildiği gibi, ortak sorunları olan aile çiftleriyle toplu seanslar düzenlenebilir.

Uzman pedagog bütün bunları organize ederken, uzmanlık alanını aşan konularda nörolog, çocuk psikiyatristi ve klinik psikologun yardımına her an başvurabilmeli, ahenkli bir ekip çalışması gerektiğinde yeğlenmelidir. tlaç tedavisini gerektiren klinik vakalarda uzman pedagog vakayı derinlemesine incelemeye başlamadan önce, gerekli kişilere süratle yöneltebilmelidir.

Kısacası, problemli çocukların tanısı kadar tedavisi de uzun ve titiz bir çalışmayı gerektirir. Bu çalışmada sabırlı ve etkin yaklaşımlarıyla anne-babaya düşen görevin yanında; uzman pedagog, çocuk psikiyatristi ve klinik psikologa da büyük görevler düşmektedir.

Çocukta Cinsel Gelişim ve Eğitim

Küçük çocuklar, kendi bedenleriyle çok ilgilidirler. Okul öncesi çocuk, çevredeki dünya kadar, kendi hakkında da bilgi sahibi olmaya güçlü bir istek duyar. 2 ya da 3 yaşındaki çocuklar, bakma ve dokunmayla birçok şey öğrenirler ve ancak 5 yaş dolaylarına kadar yalnızca en yalın sözlü açıklamaları anlayabilirler.

Bebekler benmerkezci yaratıklardır. Kendi duygu ve gereksinimlerine karşı son derece duyarlı oldukları halde, başkalarınınkine değildirler. Yaşamın en başından beri bedenler onlar için en büyük öneme sahiptir.

Bebeğini kucağında tutan annenin sıcaklığı, rahatlığı ve gücü çocuğa güven ve haz duyguları verir. Annenin yüzünün ifadesi, sesinin tonu, teninin dokusu ve kokusu, bebeği tutuşu, tüm bunlar açlık, üşüme ve yalnızlık gibi hoş olmayan, acı verici duyguların anında ortadan kalkmasıyla bağlantılıdır.

Yıkanma ve altının değiştirilmesi, bebeğin hoşlandığı şeylerdir; kucakta sallanmanın ya da arabada götürülmenin yarattığı ritmik duyumsamalar (sensation) da bebeğin hoşuna gider. Bebeklerde emme yoğun bir gereksinmedir ve yalnızca biberonlu şişe ya da annenin göğsü bu ihtiyacı uygun bir biçimde karşılayabilir. Bebeğe, ana ve babasının ilettiği en önemli etkenler sıcaklık, rahatlık ve yakınlıktır.

Doğumdan sonraki birinci yılda bebeğin ilk cinsel duyguları, yıkanma ve altının değiştirilmesi sırasında ortaya çıkar. Bebek bezinin genital bölgedeki baskı ve hareketi, bebeğin hoşlandığı haz verici duyumsamalardır. Bebek el ve kol hareketlerini daha iyi kontrol edebilecek kadar, biraz daha büyüyünce, kazara cinsel organlarına dokunabilir ve haz verici bir duygunun yeniden yaşanmasını istemek çok doğal ve insana özgü olduğundan, bebek yemden cinsel organlarına dokunmaya çalışır. Erkek bebekler penislerini çekiştirirler; fakat kız bebekler cinsel  organlarının  gizli  olması  nedeniyle  dokunmakta  daha güçlük çekerler, bu nedenle kız bebeklerde cinsel organlarına dokunma daha az görülür.

Bazı ana babalar bu erken cinsel ilgiden rahatsız olur ve bunun anormal olduğundan endişelenirler. Oysa bebeklerin bu davranışı tümüyle doğal, normal ve sağlıklıdır. Cinsel eğitim bu noktada başlar. Ana babaların akıldan çıkarmamaları gereken nokta şudur: Sizin tarafınızdan çocuğu şaşırtıcı ve korkutucu olabilecek öfkeli bir tepkinin gelmesi, duygusal gelişim açısından zararlıdır ve henüz ortaya çıkmamış mastürbasyon için de engelleyici değildir.

Okul Fobisinin Nedenleri

Diğer fobilerde olduğu gibi, okula girdikten sonra oluşan korkularda da kalıtımsal ve yapısal etkenlerden çok, psikolojik yaşantıların daha önemli bir yer tuttuğu görülür.

Okul fobisi olan çocuk görünüşte nedensiz olarak okula gitmekten korkmaktadır. Ancak bu korkuyu oluşturan bazı temel etkenler vardır. Bunların başında yaygın bir baskının egemen olduğu aile ortamı sayılabilir. Okul fobisi olan çocukların yaşamlarının daha önceki yıllarında anneleri tarafından aşırı

özen içinde büyütüldükleri görülür. Bu tür annelerin sürekli olarak çocuklarını memnun ederek onların sevgilerini kazanma çabası içinde oldukları, tüm gereksinimlerini karşıladıkları ve onları sürekli olarak kırıklığa uğramaktan korudukları dikkatimizi çeker. Bu anneler özellikle çocukların bedensel rahatsızlıklarıyla yakından ilgilidirler. Çocuklar gözlerinin önünde olmadığında kendilerini çok yalnız hissederler. Psikolojik ve fizyolojik olarak çocuklarıyla yakın olma gereksinimini duyarlar. Bu anneler, çocuklarını ana okullarına göndermekten kaçındıkları gibi, arkadaşlarının evine bile oyun oynamak üzere göndermekten kaçınırlar.

işte yaşamın ilk yıllarındaki bu tür bir anne-çocuk ilişkisi çocuğun okula başladığı sırada önemli bir engel oluşturur. Annelerinin bu koruyucu ve baskılı ortamından bir an olsun uzak kalmamış bu çocukların yabancı bir çevrede ve tanımadıkları insanlarla birlikte günlerini geçirmeleri onları son derece huzursuz kılar.

Okul fobisi olan çocukların babaları da aşırı bağımlılık ve koruma konusunda eşleriyle işbirliği içindedir. Bu tür babalar ev içinde birtakım kurallar koyma ya da disiplin uygulama yerine, sürekli bir barış ve sakinlik ortamının olmasını yeğlerler.

Böylelikle okul fobisi olan çocuklarda şu üç temel karakteristik kişilik özelliği gelişir:

1.    Bu çocuklar anne babaları  tarafından  aşırı  korunma sonucu  bağımlı, anne babaya âdeta yapışık bir birey olarak gelişirler.

2.    Tüm gereksinmelerinin karşılanması, çocuğun çok  isteyen ve hileye başvuran bir birey olmasına yol açar. Bu tür çocuklar istedikleri her şeye istedikleri an kavuşurlar.

3.    Anne ve babalarının disiplin konusundaki yetersizlik ve başarısızlıkları nedeniyle gerektiğinde çocuğun isteklerine set çekilememesi onda egemenlik duygusunun gelişmesine neden olur. Bu durumda çocuk, sadece kendisine ilişkin konulara değil, tüm ev işlerine karışır.

Bu tür ailesel nedenler sadece okul fobisini oluşturan tek etken grubu değildir. Ayrılık endişesi, değişiklik ve sıkıntı da okul fobisinin nedenleri arasında sayılabilir. Anne ve babanın hastalığı, evde yangın çıkması ya da hırsızlık olması vb. çocuğun evden uzaklaşmasını engelleyen etkenlerdir. Böyle durumlarda çocuk kendini evde bulunmakla sorumlu tutar.

Değişiklik bazı çocuklarda okul fobisinin oluşumu için tek neden olabilir; yeni eve, yeni koşullara, yeni okula ya da sınıfa geçme bu fobiye neden olabilir