Hayat Problemleri

Bireysel psikoloji işte burada sosyolojiye yaklaşmaktadır. Hayatın karşımıza çıkardığı problemlerin dokusu ve bu problemlerin yapmaya zorladıkları işi bilmeden, birey hakkında doğru bir yargıya ulaşmak mümkün değildir. Ancak, bireyin bu problemlerle karşılaşma tarzına, bu karşılaşmada iç dünyasında olup biten şeylere göre, gerçek tabiatı kendini gösterir. Bireyin sosyal rolünü oynayıp oynamadığını, yarı yolda kalıp kalmadığını, işinin içinden çıkıp çıkmadığını, sıvışmak amacıyla bahaneler arayıp aramadığını, uydurup uydurmadığım, karşılaştığı problemlere samimi bir çözüm yolunu arayıp aramadığını, sonuca ulaşıp ulaşmadığını, kişisel bir üstünlük ile övünmek için topluluğa zararlı bir yolu izleyip izlemediğini araştırmak gerekir.

Uzun zamandan beri hayatın bütün sorunlarını şu üç probleme bağlamayı düşündüm: Sosyal hayat, çalışma ve aşk. Bunlar gelip geçici problemler olmayıp, sürekli karşımıza çıkan zorlayıcı isteklerde bulunan kaçınılmayan problemlerdir. Zira, bu üç soruna karşı tavrımız, hayat stilimize göre verdiğimiz bir cevaptır. Bu sorunlar kendi aralarında sıkı sıkıya birbirlerine bağlıdır. Çözümleri için yeterli bir sosyal duyguyu zorunlu kılmaktadırlar. Her insanın hayat stilinin bu üç sorun karşısındaki tavrında az veya çok bir açıklıkla yansıdığını kolaylıkla görebiliriz. Bu yansıma, sorunlar halen onu ilgilendirdikleri ölçüde açıklık kazanır. Bunlar dünyadaki hayatımızın bizi karşı karşıya getirdiği sorunlardır. İnsan bu dünyanın bir eseridir. Dünyanın geri kalan kısmı ile münasebetlerini ancak topluluğa katılması, kendisine sağladığı maddi ve manevi yardım, işbölümü, gösterilen çaba ve türün yayılması sayesinde kurmuş ve geliştirmiştir. Bunun için insan oluşu boyunca vücut ve ruh bakımından gelişimini sağlamak amacıyla kendisini donatmıştır. İnsanlığın zorlukları yenmek için sarfettiği çabada, bütün deneyler, gelenekler, buyruklar, kanunlar, iyi veya kötü, devam eden veya önemlerini kaybeden denemelerden başka şeyler değildir. Bugünkü medeniyette bu çabanın ulaşma imkanı verdiği seviyeyi,- itiraf edelim, hiç de yeterli olmayan seviyeyi- görürüz. Aşağı bir durumdan üstün bir duruma doğru gitmek bireyin olduğu kadar kitlenin de dinamizmasmı belirtmekte ve bize, bireyde olduğu kadar kitlede de sürekli bir aşağılık duygusunun bulunduğunu söyleme hakkını vermektedir. Oluşta burada duraklama olamaz. Tamlık arzusu bizi sürüklemektedir. Ortak temeli sosyal ilgi olan ve bir yana bırakılmaları mümkün olmayan bu sorunlar ancak yeter derecede sosyal duygusu olan insan tarafından çözülebilir.

Bütün sorunlar dostluk, arkadaşlık, devlete, vatana, millete, insanlığa karşı duyulan ilgi, iyi alışkanlıkların kazanılması, sosyal bir işe girilmesi, işbirliğine, oyuna, okula, çıraklığa hazırlanma, karşı cins için duyulan saygı ve hürmet gibi bütün sorunlar- bu ana sorunun çözümüne yönelmektedir. İyi veya kötü bir hazırlık, çocuğun ilk günlerinden itibaren başlar. Gittikçe artan anne sevgisinin gelişmesi sayesinde çocuğa, benzerleriyle hayat deneyimi kazandırmaya en elverişli arkadaş- doğal olarak annedir. Bütünün bir parçası olarak, çocuğu ortak hayata katılmaya ve dış dünya ile yerinde ilişkiler kurmaya zorlayan ilk içtepiler, sosyal gelişmenin eşiğinde “ilk yakın” gibi düşünülen anneden hareket eder.

Çocuğun karşılaştığı zorluklar iki yönden meydana gelebilir. Bunlardan birini anneler oluşturur. Beceriksiz, tecrübesiz bir anne çocuğun başkalarıyla ilişkiler kurmasını zorlaştırır. İşini ciddiye almaz. Ya da, çoğu zaman olduğu gibi, çocuğun başkalarına yardım etmek zorunluluğunu duymasını önler. Başkalarıyla işbirliği yapmasına olanak vermez. Onu şefkat ve okşama ile bıktırır. Sürekli olarak çocuğunun yerine hareket eden, düşünen, konuşan anne bütün gelişme imkanlarım felce uğratır. Çocuğunu bizimkinden tamamıyla farklı hayalî bir dünyaya alıştırır. Şımartılmış çocuk bu dünyada her şeyin başka kimseler tarafından yapıldığını görür. Oldukça kısa bir zamanda kendisini olayların merkezi gibi görmeye başlar. Bu görüşüne uymayan bütün hallerde kötü maksatlar arar. Düşüncesine uygun hareket etmeyen herkesi düşman sayar. Bu zamanda her türlü engelden kurtulmuş yapıcı gücünün ve yargısının işbirliğinin çocuğa sağladığı sonuçlardaki büyük değişiklikleri küçümsememek gerekir. Çocuk dış izlenimleri düşüncesine göre şekillendirmek için kullanır. Annesi tarafından şımartılan çocuk sosyal duygusunu başkalarına yöneltmekten kaçınır. Babasından, erkek ve kız kardeşlerinden, kendisini aynı derecede sevmeyen kimselerden uzak kalmaya çalışır. Bu hayat şeklinde, dış yardımla her şeyin hemen elde edilebileceği düşüncesi ile yetişen, hazırlanan çocuk bu yüzden sonraları hayat problemlerini çözmekte az veya çok beceriksizlik gösterir. Bu problemlerin istedikleri gerekli sosyal duyguya sahip olmadığı zaman şokla karşılaşır. Bu şok hafif olursa bir süre sonra kaybolur. Fakat ciddi hallerde bir çözüm bulmakta sürekli olarak engel teşkil eder. Şımartılmış çocuk için annenin ilgisini, çekmeye elverişli her bahane iyidir.

Sosyal duygunun gelişmesini önleyen başka engeller de vardır. Bireysel belirtinin özelliği ve çeşitliliği hiçbir zaman gözümüzden kaçmamalıdır. Çocuğun ihmal edilmesi, yetersiz organlara sahip bulunması da sosyal duygunun gelişmesini zorlaştırırlar. Her ikisi de şımartılmada olduğu gibi, çocuğun dikkatini ve ilgisini “topluluk”tan uzaklaştırırlar. Kendi güvenliğine ve huzuruna yöneltir. Bu çift güvenliğin ancak yeterli bir sosyal duygu ile sağlanabileceğini ileride daha açık bir şekilde göreceğiz. Yalnız yeryüzündeki hayat şartlarının sosyal duygu bakımından, zayıf kimselere karşı olduklarını anlamak güç değildir. Çocuğun yapıcı gücünün bu üç engeli az veya çok başarı ile aşabileceğini söyleyebiliriz. Her başarı veya başarısızlık, genel olarak birey tarafından bilinmeyen hayat görüşüne bağlıdır. Bireyin hayat problemleriyle karşılaşmasının sonuçlarını bir dereceye kadar kestirebiliriz. Fakat bir görüşün doğruluğunu, ancak sonuçlarla doğrulandığı zaman kabul etmeliyiz.

Şimdi, çözümleri gelişmiş bir sosyal duyguyu zorunlu kılıp kılmadıklarını anlamak için görünüşte ikinci, derecede olan sorunların üzerinde duracağız. Bu da, önce çocuğun babasına karşı aynı ilgiyi duyması gerektiği inancıdır. Yalnız dış şartlar, babanın kişiliği, çocuğun anne tarafından şımartılması ve daha ziyade anneye düşen güç, organik bir gelişme baba ile çocuk arasında mesafe doğurabilir çocuğun sosyal duygusunun gelişmesini önleyebilirler. Annenin çok yumuşak davranışlarının sonuçlarını önlemek için yaptığı müdahaleler bu mesafeyi artırır. Annenin çocuğu kendisine çekme eğilimi de çocukla baba arasındaki mesafeyi fazlalaştırır. Çocuğu daha çok şımartan kimse baba olduğu takdirde, çocuk annesinden yüz çevirir ve babasına yaklaşır. Bu hal daima bir çocuğun hayatının ikinci safhasını ve annenin çocuk için bir trajedi nedeni olduğunu göstermektedir. Çocuk, şımartılmış bir çocuk olarak annesine bağlı kalınca bütün ihtiyaçlarının, hatta, bazen cinsel ihtiyaçlarının annesi tarafından karşılanmasını bekleyen bir parazit gibi gelişir. Bütün arzularının annesi tarafından tatmin edilmesi yüzünden, çocuğun bu arzudan vazgeçemediği ölçüde duygusal yanı fazlalaşır. Freud’un Ödip Kompleksi dediği ve ruh gelişmesinin tabii temeli gibi saydığı şey; sadece önlenmemiş arzular karşısında müdafaasız bir oyuncak gibi şımartılmış çocuğun hayatının çok sayıdaki belirtilerinden biridir. Yine aynı yazarın çocuğun annesiyle kurduğu bütün münasebetlerin temelini sarsılmaz bir taassupla Ödip Kompleksinin meydana getirdiği bir şemada aramaktadır. Aynı şekilde birçok yazarın, tam olarak kabul edilebilir gibi görünen ve kızların yaratılışları gereğince babalarına, erkek çocukların annelerine daha fazla yaklaştıkları hususundaki tezini reddetmek zorundayız. Bu hal şımartılmamış çocukta meydana geldiği takdirde onun gelecekteki cinsel rolü hakkında bir görüşe ulaşabiliriz. Erkenden uyanan, karşı konmaz cinsel içgüdü her şeyden önce fazla şımartılmış, hiçbir arzudan vazgeçmeyen bencil bir çocukta görülür.