Üstünlük Kompleksi

Burada okuyucu çok haklı olarak şu soruyu soracaktır: “Aşağılık kompleksinde acaba başarı ve zafer eğilimi ne olur?” Çünkü, gerçekten, çok görülen aşağılık kompleksi halinde bu eğilimi ispat etme imkanı bulamadığımız takdirde bireysel psikoloji başarısızlığa ulaşacak şekilde bir çelişkiye düşer. Yalnız bu sorun daha önce geniş ölçüde cevaplandırılmıştı. Üstünlük eğilimi, sosyal duygunun yetersizliği yüzünden başarısızlıkla karşılanan bireyi, tehlikeli bölgeden uzaklaştırır. Bu da az veya çok bir korkaklık şeklinde kendini gösterir. Üstünlük arzusu bireyi kaçış çizgisi üzerinde tutmak veya sosyal problemlerin etrafında kalmaya zorlamak suretiyle de kendini belli edebilir. “Evet – hayır” çatışması arasında kalan üstünlük arzusu bireyi, bir görüşe zorlar. Bu görüş daha ziyade “fakat” ı göz önünde bulundurur ve bireyin dikkatini yalnız geçirdiği sarsıntının üzerine çeker. Bu hal, çocukluğundan beri sosyal duygudan yoksun olan ve sadece varlığı, hazları, acıları ile ilgilenen birinde daha da fazlalaşır. Bu hallerde üç tip görülebilir. Bunlardan uyumlu olmayan hayat stili ruh hayatının şu veya bu kusurunun fazla gelişmesine imkan verir. Bu tiplerden biri olan ifade şekilleri zihin hayatının egemenliği altında bulunan kimselerde görülür. Duygusal hayat ve içgüdüler ile hareket edenler ikinci tipe girerler. Üçüncü tiptekiler faaliyet yönünde  gelişirler.  Bu  üç  eğilimden hiçbiri  hiçbir  zaman tamamıyla ortadan kaybolmaz. Bu aşikardır. Genel olarak, suç işleyen, intihar etmek isteyen kimsede faaliyet faktörü ağır basar. Buna rağmen, bir kısım sinir hastalıkları duygusal hayat karışıklıklarından meydana gelir. Sıkıntı nevrozunda ve psikozlarda ise zihinsel öğe daha önemli bir yer tutar. Ayyaş daima heyecanlı bir tiptir. Hayatî bir problemden kaçış, insan topluluğuna bir yük getirir ve insan topluluğunun istismarına yol açar. Ev veya okul çevresinde bazılarının işbirliği, yetersizliğinin yerini, başkalarının büyük verimliliği almaktadır. Bu, sürekli bir şekilde karşı koyan sosyal duygunun gelişmesine yardım edeceği yerde kaybolmasına çalışan topluluğun idealine karşı girişilen sessiz ve gizli bir mücadeledir. Gerçekten kişisel bir üstünlük hali, işbirliği ile çatışmaktadır. Burada da kararsızlık halinde, gelişmesi önlenmiş, doğru göremeyen, işitmeyen, hüküm” veremeyen insanların söz konusu olduğunu görmek mümkündür. Bunlar sağduyunun yerine “özel bir akla” sahiptir. Sapa bir yolda güvenlik içinde yürüyerek bu akıldan becerikli bir şekilde yararlanırlar. Şımartılmış çocuğu, sürekli başkalarından yararlanmaya çalışan sıkıcı bir parazit gibi anlattım.

İdeal sosyal duygunun ebedî değişmezliği bakımından düşünülen her sapma, bir kişisel üstünlük amacını hedef tutan hileli bir deneme gibi kendini göstermektedir. Bu insanlardan çoğu topluluk hayatında başarısızlıktan uzak kalmayı üstünlük sayar. Başarısızlık korkusu sürekli işbirliğinden uzaklaştırdığından bu insanlar hayat problemleriyle ilgilenmezler ve bundan rahatlamış gibi sevinir. Bunu, başkaları karşısında kendilerini daha elverişli bir duruma ulaştıran imtiyaz gibi sayarlar. Nevrozda olduğu gibi, ıstırap çektikleri zamanlarda bile avantajlı durumları ile, yani, ıstıraplarıyla fazla meşgul olurlar. Istırap yolunun kendilerini hayat ödevlerinden nasıl uzaklaştırdığını anlayamazlar. Istıraplarının büyüklüğü ölçüsünde az üzüntü duyar ve böylelikle hayatın gerçek anlamından daha çok habersiz kalırlar. Rahatlamayı ve hayat problemlerinden uzak kalmayı arayan bu hastalık ancak, ifade şekillerinin bütün bir öğesi, daha doğru bir ifadeyle, topluluk tarafından ortaya atılan soruların cevabı olarak kavramayı öğrenmemiş kimseye kendi kendini cezalandırma gibi görünebilir. Okuyucularımın ve düşünceme karşı olanların kabul etmeleri çok güç olan şey, aşağılık duygusunun oluşturduğu keyfiyettir. Bunlar, hayat problemlerinin topluluk yönünde çözülmelerine karşı koyan bir durum alır. Bunu kolaylıkla görebiliriz. Hayat stillerinin de gösterdiği gibi, yetersiz sosyal duygularına hitap edildiği zaman, bir başarısızlıkla karşılaşmamak için, kurnazlığa başvururlar. Bu gibi hallerde fazla işleri başkalarına bırakırlar. Hatta, mazoşizmde olduğu gibi, çoğu zaman başkalarını fazla işleri yapmaya zorlarlar. Bütün başarısızlık hallerinde, ferdin kendisine sakladığı özel durumu kolaylıkla görebiliriz.

Üstünlük kompleksi çoğu zaman, orta bir kimseninkinden üstün imkanlarına ve kapasitesine inanan bir kişinin davranışlarında, karakter özelliğinde ve düşüncelerinde açık olarak görülür. Üstünlük kompleksi bireyin kendisi ve başkaları karşısındaki aşırı istekleriyle kendini belli edebilir. Kibirlilik, acayip giyinme, kadınlarda göze batan erkeklik hali ve erkeklerde aşırılığa kaçan kadınlık hali, kendini beğenme, taşkınlık, palavracılık, zalimce davranış, yerme eğilimi, önemli kimselerle dost olma veya zayıflara, hastalara, önemsiz kimselere gıpda etme eğilimi, başkalarını kötülemeye elverişli fikir akımlarına ve önemli düşüncelere fazla düşkünlük dikkati çekebilir. Üstünlük kompleksini gösterebilir. Hiddet, öç almak arzusu, kederlilik, coşmalar, gürültülü gülme alışkanlığı, kaçıcı bakış, konuşmayı dinleme dikkatsizliği, çoğu zaman manasız haller karşısındaki devamlı coşmalar, duygusal aşırılık da üstünlük kompleksini doğuran aşağılık duygusunu gösterirler.

Aşağılık Kompleksi

İnsan olmanın aşağılık duygusuna kapılmak olduğunu uzun zamandan beri ısrarla belirtmekteyim. Belki de aşağılık duygusunu hissetmemiş insanlar vardır. Belki de bazıları bu ifade karşısında sarsıldılar ve başka bir ismi tercih ettiler. Ben bu ifadede hiçbir sakınca görmüyorum. Çünkü, bildiğime göre, birçok yazar bunu daha önce belirtti. Kendilerini fazla kurnaz sananlar aldandığını göstermek maksadıyla, çocuğun aşağılık duygusunu hissetmesi için daha önce tamlık duygusu hissetmiş olması gerektiğini ileri sürüyorlar. Yetersizlik duygusu inatçı bir hastalıktır ve en azından bir iş yapıncaya, bir ihtiyaç karşılanmayıncaya veya bir tansiyon azalıncaya kadar devam eder. Bu, tabii olarak meydana gelen, gelişen ve bir rahatlama çözümünü isteyen ıstıraplı bir tansiyona benzeyen duygudur. Bu çözüm Freud’un iddia ettiği gibi, her zaman hoş olmaz. Sadece memnuniyet duygusunu doğurabilir. Bu ise Nietzsche’nin görüşüne uymaktadır. Bazı hallerde bu tansiyonun azalması, sevilen bir dostun gidişinden veya ıstıraplı bir müdahaleden sonra olduğu gibi, sürekli veya geçici bir ıstıraba yol açabilir. Bundan başka, genel olarak, sonsuz acıya tercih edilen acı, bir son buluştur. Ancak bir şakacı tarafından hoşmuş gibi düşünülebilir.

Bebekler yetersizlik duygusunu, hayatî isteklerini aralıksız olarak gerçekleştirme ve iyileştirme eğilimini hareketleriyle açığa vurarak yansıtır, insanlık tarihini de bir aşağılık duygusu ve bunu gidermek için yapılan teşebbüslerin tarihi gibi düşünmek yerinde olur. Canlı madde faaliyete başladığı günden beri daima aşağı durumdan daha üstün bir duruma ulaşma yolunu aramıştır. Oluş kavramıyla özetlediğimiz şey işte bu harekettir. Bunu ölüme götüren bir hareket gibi düşünmemek gerekir. Tersine bu hareket, hiçbir zaman bir uzlaşma veya sakin bir hareketsizlik halini almaz. Dış dünyaya egemen olma amacını güder. Freud, ölümün rüyalarında görecek veya başka şekilde arzu edecek kadar insanları kendisine çektiğini iddia etmektedir. Bu bile mevsimsiz bir aceleciliktir. Buna karşılık, ölümü dış dünya güçlükleriyle mücadeleye tercih eden kimselerin bulunduğu bir gerçektir. Çünkü bunlar, başarısızlıktan çok korkmaktadırlar. Bu insanlar aralıksız olarak şımartılmak, işlerinin başkaları tarafından yapılmasını ve sıkıntıdan kurtarılmalarını isteyen kimselerdir.

İnsan vücudu belli bir güvenlik prensibine göre meydana gelmiştir. Zedelenmiş bir organın yerini bir başka organ almaktadır. Hırpalanmış bir organ kendiliğinden ödümleyici bir enerji yapmaktadır. Bütün organlar normal zamanlardan ziyade iş yapma imkanına sahiptir. Bir organ çoğu zaman birçok hayatî işi yapabilir. Kendim koruma kanununa tâbi olan hayat da, biyolojik gelişmesiyle beraber enerji ve bu enerjiden faydalanma yeteneğini kazanmıştır.

Fakat sürekli olarak ilerleyen ve bizi kuşatan .medeniyet de bu güvenlik eğilimini ve insanı duygusal bir aşağılık duygusu hali içinde bize göstermektedir. Bu duygu daha büyük bir güvenliğe ulaştırmak için insanı dürter. Harekete sevkeder. Bu mücadelede yer alan sevinci ve amacı, yürüdüğü yolda ona yardım etmek, onu mükafatlandırmaktır. Bununla beraber, zamanın gerçekliğine kesin şekilde uymanın, başkaları tarafından yapılan çabanın, şımartılmış çocuğun dünya hakkındaki görüşünü istismardan başka bir yararı yoktur. Sürekli güvenlik duygusu insanı, daha mükemmel bir gerçeğe ulaşmak için şimdiki gerçeği aşmaya zorlamaktadır. Bizi ileriye doğru iten bu medeniyet akımı olmasaydı insan hayatı imkansız bir hale gelirdi. Eğer insan, tabiat güçlerinden yararlanmasını bilme-seydi bu güçlerin saldırıları karşısında yok olurdu. însan daha güçlü varlıkların kendisini boyunduruk altına almak için yararlanacakları herşeyden yoksundur. İklim şartları, kendisinden daha iyi korunan hayvanlardan sağladığı giyeceklerle kendisini soğuktan korumaya zorlar. İnsan organizması yapma bir barınağı, yiyeceğin hazırlanmasını istemektedir. Hayat, işbölümü ve yeterli bir üretim ile devam ettirilebilir. İnsanın organları, ruhu, sürekli güvenliğin ve başarının arkasından koşar. Bütün bunlara hayat tehlikeleriyle ilgili daha mükemmel bir bilgi ve ölümle ilgili daha az bilgisizlik katmak gerekir. Tabiat tarafından bu kadar çok ihmal edilen insanın, ilahi bir lütuf eseri olarak, kendisini daha üstün bir duruma, güvenliğe ve başarıya iten çok kuvvetli bir aşağılık duygusuna sahip olduğundan kim şüphe edebilir? Hayata karışmış, her bebekte uyanan ve yenileşen bu aşağılık duygusuna karşı, kendini yöneten bu korkunç ve zorunlu mücadele, insan oluşunun temel olayım meydana getirmektedir.

Mesela, budala çocuklar gibi fazla anormal olmadığı takdirde çocuk, vücudunu ve ruhunu gelişmeye teşvik eden bu yükseltici gelişmeye zorlanır. Ona, başarı mücadelesi önceden tabiat tarafından çizilir. Küçüklüğü, güçsüzlüğü, kendi ihtiyaçlarını karşılama imkansızlığı, küçük veya büyük ihmaller, güçlenmesine elverişli uyarıcılardır. Eksik varlığının zoru ile yeni ve bazen değişik hayat şekilleri doğar. Daima geleceğe ait bir amaca yönelen oyunları, hiçbir zaman şartlı reflekslerle izah edilemeyen yapıcı gücünün işaretleridir.

Bireyin mutluluğu için olduğu kadar türün gelişmesi ile de çelişen doğuştan güçsüzlük, şımartma ve ihmal edilme çoğu zaman çocuğun kesin başarı hedeflerini bulmasını zorlaştırır. Amaçsız hareket yoktur. Bu amaca hiçbir zaman ulaşılamaz. Bunun nedeni, insanın dünyaya egemen olmayacağı hususundaki ilkel bilinçtir.

Morfoloji, Dinamizma ve Karakter

Burada üç problemin; morfolojinin, dinamizmanın ve karakterin, insan türünde gereği gibi tartışılması söz konusudur, însan tabiatının bilimsel bilgisi elbette deney üzerine dayanmaktadır. Sadece olayların toplanması bir bilimin meydana gelmesine yetmez. Bu sadece ilk merhaledir. Ve toplanmış materyalin ortak bir prensibe göre tatmin edici bir şekilde tasnif edilmesi gerekmektedir.
İnsan organlarının şekli, morfolojisi ile hayat şekli arasında yaklaşık bir ahenk vardır. Bunlar şemalarını uzun evrelere ait değişmeyen koşullara uyarak sağlar. Uyma derecesi büyük ölçüde değişik ve dikkatimizi çekecek bir duruma alıştığı zaman şeklini belli eder. İnsan şeklinin gelişmesinin bu temeli üzerinde daha birçok faktör etki yapar. Bu faktörler arasında şunları belirtmek istiyorum:
1. Bazı değişikliklerin kaybolması. Bunlar için geçici veya kesin varlık imkanı yoktur. Burada organik uyma kanunu ile hayat şekilleri küçük veya büyük topluluklar üzerinde alabildiğine etki yaparlar (savaş, kötü yönetim, sosyal uyum yetersizliği, vb.). Görüldüğü gibi, Mendel kanunlarına az veya çok uyan katı kalıtım kanunlarından başka uyma oluşu sürecinde organların esnekliğini ve morfolojiyi göz önünde bulundurmak zorundayız. Bireysel ve genel zorluklar arasındaki münasebet fonksiyonel değerle kendini ifade eder.
2.     Cinsel seçim. Medeniyetin ilerlemesi ve alış-verişlerin artmasıyla şekillerin ve tiplerin birleştirilmesine doğru gider gibi görünmektedir. Ve az çok biyolojik, tıp bilgilerinin ve bundan meydana gelen estetik duygusunun etkisiyle karşılaşmaktadır. Bu sonuç, fak törel değişikliklere ve yanılmalara yol açmaktadır.
3.     Organlar arasındaki bağlılıklar. İç salgı bezleriyle (tiroit, cinsel bezler, böbrek üstü bezleri, hipofiz) anlaşma halinde bulunan çeşitli organlar gizli bir sözleşme yapmış gibi birbirlerine bağlıdır. Bu organlar karşılıklı birbirlerine yardım edebilir veya birbirlerine zararı olabilir. Bunun sonucu, yalnızlıklarında çökmeye mahkum, fakat bütüne bağlı olmaları yüzünden bireyin foksiyonel değerini fazla sarsmayan şekiller var olabilir. Bu genel sonuçta dış ve merkez sinir sistemi büyük rol oynar. Sempatik sistemle işbirliği yaparak randımanın geniş ölçüde artmasını kolaylaştırır. Uygun fiziksel ve ruhsal bir faaliyet ile bireyin genel fonksiyonel değerini artırabilir. Burada, tipik olmayan, hatta açık bir şekilde hatalı şekillerin bile birey hayatının sürekliliğini zorunlu olarak tehlikeye düşürmediğini görürüz. Çünkü, bu şekiller başka enerji kaynaklarıyla ödümlenirler. Bu yüzden bireyin tüm bilançosu dengesini devam ettirebilir ve hatta bazen olağan seviyenin üstüne çıkarabilir. Tarafsız bir anket en tanınmış ve sivrilmiş insanların daima en güzel kimseler arasında bulunmadıklarını gösterir.
Hafif şekilde miyop olan göz, uzamış yapısıyla medeniyetimizde genellikle inkar edilemez bir avantaja sahiptir. Medeniyetimizin organizasyonu yakın ve ince bir çalışmaya dayanmaktadır. Sonra, gözün yorgunluğu böylece hemen tamamıyla ortadan kalkmaktadır. Bizim sağcılar medeniyetimizde, solak kimse elbette avantajlı değildir. Bununla beraber, en mükemmel desinatörler, ressamlar, el bakımından en becerikli insanlar arasında hayret verecek sayıda solaklar mevcuttur. Bunlar iyi hazırlanmış sağ elin de yardımıyla, şaheserler yaparlar. Şişmanlar da zayıflar gibi önem bakımından aynı tehlikelerle karşılaşır. Fakat, estetik ve sağlık bakımından terazi, daha ziyade zayıfın lehinde ağır gelmektedir. Kısa ve geniş bir el, güç isteyen işler için elbette daha elverişlidir. Bunun nedeni daha elverişli bir direnç işini görmesidir. Fakat teknik gelişme kişisel güç isteyen işleri, makinelerin mükemmelleşmesi yüzünden, gereksiz yapmaktadır. Vücut güzelliği, çekici olmamıza rağmen, avantajlar kadar dezavantajlar da doğurmaktadır. Bekar ve çocukları olmayan insanlar arasında şaşırtıcı derecede göz alıcı bir vücuda sahip birçoklarının bulunduğunu, buna karşılık, çoğu zaman pek de gösterişli olmayanların çocuk sahibi olduklarını görerek hayrete düşeriz. Bazı işlerde ve memuriyetlerde beklediğimiz kimselerin yerine başkalarına her zaman rastlamaktayız. Kısa bacaklı ve düz taban dağcıları, herkül gibi terzileri, biçimsiz kadın gözdeleri görmekteyiz. Yalnız bu gibi hallerde ruhsal ihtilaflara ait dirençleştirilmiş bir bilgi bu zahiri çelişkileri anlamamıza imkan verir. Hepimiz çocuk görünüşlü, fakat ruhça adamakıllı olgun, çocukça hareket eden babayiğitleri, korkak devleri, cesur cüceleri, kadın görünüşlü azılı suçluları ve kaba görünüşlü yumuşak kalpli kimseleri görüyoruz.
Belki de hepimiz bir insan güzelliği hayalini taşıyoruz ve başkalarını bu hale göre değerlendiriyoruz. Gerçekten, hayatta, hiçbir zaman tahmin melekesinden vazgeçemeyiz. Daha fazla gelişmiş kimseler buna seziş adını veriyorlar. İnsan şeklini değerlendirirken rol oynayan ve bizde yer alan ölçüleri meydana çıkarma işi psikiyatra ve psikologa düşmektedir. Burada, çoğu zaman az önemli hayat deneylerinde, çocuklukta saptanmış değişmez hayallerin rol oynadığı sanılmaktadır.
Bu konu ile ilgili iki tez ortaya atmak istiyorum. Bu tezler çok karanlık şekil ve anlam problemini bir dereceye kadar aydınlatabilecekler. Doğasal organik bir yetersizlik veya vücut kusuru daha büyük bir aşağılık duygusunu oluşturmak suretiyle ruhta kuvvetli bir tansiyon meydana getirir. Bu yüzden dış dünya istekleri hiç de iyi karşılanmaz ve özvarlıkla ilgili endişe, yerinde hazırlık yapılmadığı için, bencillik yönünde açık bir şekilde fazlalaşır. Bundan da aşırı derecede ruhsal hassasiyet, cesaret ve karar verme yetersizliği, sosyal olmayan bir şema ortaya çıkar. Dış dünya görüşü uymaya karşı koyar ve başarısızlıklara yol açar. Burada bir görüş ortaya çıkmaktadır: En büyük ihtiyatı göstermek ve sürekli çekişmelerin doğruluklarına bakarak, şekle göre, tabiatı ve anlamı hakkında sonuçlar elde etmek… Tecrübeli fizyonomistlerin, içgüdüsel olarak ve bilimin sınırları dışında bu yolu izleyip izlemediklerini açıklayamayacağım. Bundan başka, bu büyük tansiyondan meydana gelen ruhsal hazırlanmanın daha önemli randımanlara imkan verdiğini sık sık gördüm. Bazı deneylere dayanarak, cinsel bezler gibi, iç salgı bezlerinin uygun bir hazırlama ile uyarılabilecekleri, buna karşılık, uygun olamayan bir hazırlamanın onlara zararlı olabileceği sonucunu çıkarırsam yanılmadığımı sanırım.
Hareketin manasını anlamaya çalışan incelemeyi, çok daha sağlam bir zemin üzerinde bulunur. Burada da tahmin melekesine karşı büyük bir dikkat gösterilmelidir. Herhalde, olaylarla ilgili tüm münasebetlere bakarak, yapılan tahminin doğru olup olmadığını araştırmak gerekmektedir. Bunu söylerken, bireysel psikolojinin daima belirttiği gibi, her hareketin bireyden meydana geldiğini ve hayat stilini gösterdiğini, her ifade aracının kişilik birliğinden ortaya çıktığını, kişilik birliğinde çelişme, çift değerlilik, iki ruh bulunmadığını kabul ediyoruz. Bilincin nüanslarını ve inceliğini kavramış kimseler bilinçaltındaki birinin bilinçtekinden farklı olabileceğini kabul etmez. Bu sadece tahlil düşkünlüğünün yaptığı bir ayırmadır. Birinin davranışı ne ise hayatının manası da odur.
Bireysel psikoloji, ifade araçlarının anlamını bilimsel bir şekilde geliştirmeye çalıştı. Her şeyden önce, sayısız değişiklikleriyle bu iki faktör bize bir değerlendirme imkanı vermektedir. İlki çocukluktan itibaren şeklini alır ve güvensizlik durumunu yenme, aşağılık duygusundan üstünlük duygusuna ulaştıran yolu bulma ve tansiyonu hafifletme eğilimini taşır. Bu yol çocukluktan itibaren, değişkenleri ile beraber olağan hale gelir ve bütün hayatta aynı kalan dinamik bir şekil gibi kendini gösterir. Söz konusu kimsenin sosyal ilgisi, başkaları ile işbirliği yapmak veya yapmamak isteğinin derecesi hakkında ikinci faktör bize bir bilgi verir. Bakış, dinleme, konuşma, hareket etme, iş yapma şekli hakkındaki yargımızın bütün bu ifade araçlarını değerlendirmemiz ve ayırt etmemizin amacı, onun sosyal hayatta yararlı olma gücünü bulmaktır.

Vücut ve Ruh Problemleri

Madde adını verdiğimiz her şey bir bütün haline gelme eğilimini göstermektedir. Artık bundan şüphe edilemez. Genel olarak, atom, bu bakımdan canlı hücre ile mukayese edilebilir. Her ikisi de gizli ve gerçek güçlere sahiptir. Bu güçle kısmen maddenin şeklini ve sınırlarını, yine kısmen başka öğelerin meydana gelişini belirtir. Bunlar arasındaki asıl ayrılık, şüphesiz, atomun kendi kendine yetme olanağının tersine hücrenin beslenme değişikliğinde yer almaktadır. Hücrenin, atomun içindeki ve dışındaki hareketi büyük ayrılıklar göstermektedir. Elektronlar hiçbir zaman hareketsiz olmaz.Ve Freud’un ölüm arzusu ile ilgili anlayışında ileri sürdüğü gibi bir duraklama eğilimi, tabiatın hiçbir yerinde görülmez. Onları en açık şekilde birbirinden ayıran şey, büyümeye, şeklin muhafazasına, çoğalmaya ve kesin ideal şekline yönelen eğilime imkan veren hücrenin özümleme ve işe yaramayan maddeleri dışarı atma işidir.

Varoluşu bizim için fazla önemli olmayan canlı hücre, kendisine zahmetsizce sürekli koruma sağlayan ideal bir çevrede bulunsaydı daima olduğu gibi kalırdı. Zorlukların baskısıyla, anlamadan hayat süreci adını verdiğimiz şey şu veya bu çareye başvurmak zorunda kaldı. Tabiatta yer alan sayısız değişiklikler arasında, daha iyi imkanlara sahip, en iyi şekli bulabilen ve böylelikle, çevreye en iyi tarzda uyabilen bireyler başarıya daha fazla yaklaşırlar. Hayatın yeryüzünde var olduğu yüz binlerce yıldan beri, en basit hücrelerle insanları yaratacak ve aynı şekilde, çevrelerinin kuvvetli saldırılarına karşı koyacak durumda olmayan milyarlarca varlığın yok olmasına açacak kadar zaman geçti.

Danvin’in ve Lamark’ın en önemli görüşlerini birleştiren bu anlayış hayat süreci, dış akım ve dış dünyanın isteklerine sürekli uyma amacını izleyen bir eğilim gibi düşünülmelidir.

Bir amaca yönelen ve durmadan dinlenmeden devam eden bu çabada, görüş açısına göre, ruh veya zeka adı verilen ve diğer bütün “ruh melekelerini” kapsayan bir meleke gelişti. Deney üstü bir alanda hareket etmemize rağmen,hayat sürecindeki her şeye ait bulunan ruh, kendisini doğuran canlı hücrenin temel karakterini göstermektedir. Bu temel karakter, dış dünyanın istekleriyle sürekli ve elverişli bir anlaşmaya ulaşmak, ölümü yenmek, son ideal şekline yönelmek ve oluş esnasında bu amaçla hazırlanmış fiziksel güçle beraber, karşılıklı bir etki ve yardım ile, üstünlük, tamlık, güvenlik amacına kavuşmak çabasında yer almaktadır. Vücudun oluşundaki gelişmede olduğu gibi, ruh gelişmesinin yönü, dış dünyanın karşımıza çıkardığı problemlerin doğru çözümü ile zorlukları yenebilmek için sürekli istikamet almaktadır. Elverişsiz vücut gelişiminin sonucu olan her yanlış çözüm ve yolunu şaşırma, bireyin yok edilmesine yol açabilen başarısızlıkla zararlı olduğunu isbat etmektedir.

Başarısızlık süreci bireyi aşabilir ve onunla bir arada bulunanlara, ondan meydana gelenlere zararlı olabilir. Aileleri, aşiretleri, milletleri ve ırkları en büyük zorluklarla karşı karşıya getirebilir. Oluşta daima olduğu gibi, bu zorluklar, yenildikten sonra, çoğu zaman büyük başarılara, büyük bir dayanma gücüne yol açabilirler. Fakat birçok bitkiler, hayvanlar, insanlar çoğu zaman bu merhametsiz kendi kendini temizleme sürecinin kurbanı olmuşlardır. Bu anlayıştan, dış dünyanın zorluklarını, avantajlarım ve sakıncalarını başarılı bir şekilde yenebilmemiz için fiziksel süreçte vücudu, faaliyetine göre,yaklaşık bir dengede tutmak çabasını göstermemiz gerekmektedir. Eğer bu süreçlerin yalnız bir yanı düşünülürse (tek yanlı olarak) bir vücut “bilgeliği” görüşüne ulaşılır. Fakat ruhsal süreç de bu bilgeliğe başvurmak zorundadır. Bu bilgelik ruhsal süreci dış dünya problemlerini daha elverişli bir şekilde çözebilecek ve vücutla ruh arasında sürekli faal bir dengeyi devam ettirebilecek bir duruma ulaştırır. Bir ölçüde, oluş derecesi bu dengeye yardım eder. Oysa ki çocuklukta görülen üstünlük amacı, hayat stili, bireyin dinamik kanunu faaliyetine yardım eder.

Şu halde, hayatın dinamik kanunu, zorluklar karşısındaki zaferdir. Korunma içgüdüsü, vücut ve ruh dengesi ve tamlık eğilimi buna bağlıdır.

Korunma içgüdüsünde, tehlikeyi anlama ve tehlikeden uzak kalma yeteneği vardır. Ölümden sonra vücut bakımından devamlılığı sağlamak için birçok çocuk meydana getirme, insanlığın gelişmesi için işbirliğinde yer almaktadır.

Oluş mucizesi, aynı zamanda varlığı için gerekli bütün öğeleri muhafaza etmek, tamamlamak ve değiştirmek için vücut tarafından yapılan sürekli çabada kendini göstermiştir. Yaralanma halinde kanın pıhtılaşması, su, şeker, kalsiyum, albümin maddelerinin dengesinin geniş ölçüde sağlanması, kanın ve hücrelerin dirilmesi, iç salgı bezlerinin ahenkli aksiyonu, oluşun eserleridir ve organizmanın dış saldırıları karşısındaki dayanma gücünü göstermektedir.

Ruhsal denge sürekli tehlike ile karşılaşır. Tamlık eğiliminde insan ruhsal bir tansiyon içinde bulunur. Ve tamlık amacına ulaşmak için sahip olduğu zayıf imkanlardan haberdardır. Onda huzur, değer, mutluluk duygusunu oluşturan şey, sadece yükselme eğiliminde tatmin edici bir dereceye ulaştığı zamanki duygudur. Amacını izleyen an, onu yeniden daha uzağa sürükler. Burada şu gerçekliği görmekteyiz: İnsan olmak, sürekli olarak ödümlemeyi isteyen aşağılık duygusuna sahip olmaktır. Aranan ödümlemenin yönü, aranan tamlığın amacı kadar değişiktir. Hissedilen aşağılık duygusunun fazlalığı ölçüsünde ödümleme kuvvet kazanır. Heyecan nöbetleri şiddetli olur. Fakat duyguların, heyecanların ve duygusal hallerin saldırıları vücut dengesi üzerinde etkisiz kalmaz. Organizma değişikliklere uğrar. Kan dolaşımında, salgılarda, kan enerjisindeki bu değişiklikler bireyin hayat stiline göre farklılaşır. Devam ettikleri takdirde organik fonksiyon nevrozu kendini gösterir. Psikonevrozlar gibi, onlar da bir hayat sitilinden meydana gelir. Bu hayat stili, ilerlemiş bir aşağılık duygusu halinde, bireyi karşılaştığı problemden kaçmaya sevk eder ve bu kaçışı, oluşturulan organik veya ruhsal araz şoklarıyla sağlama eğilimini göstermektedir. Ruh süreci böylece organizmada dışarı vurur. Yine her türlü ruhsal başarısızlıklara, aksiyonlara ve topluluğun isteklerine karşı koyan vazgeçmelere yol açarak tamamıyla ruhsal alanda da ortaya çıkar.

Tersine organik durum, ruh süreci üzerinde etki yapar. Hayat stili tecrübemize göre, ilk çocukluk çağında şekillenir. Doğasal organik hal bu sırada en büyük etkisini yapar. Çocuk tüm hayat kaderini ve dinamik kanunu, çevresiyle ahenkli olarak geliştirir. Bir başarı amacına doğru ilerleme, gidiş, her birey için değişiktir.

Bireysel psikolojinin kendisine sağladığını bilmeden, birey yolunun alacağı yönü nadiren açık bir şekilde gösterebilir. Hatta çoğu zaman bu yönün aksini bildirir. Bizi ilk önce onun dinamik kanun bilgisi aydınlatır. Bunun sayesinde amacını, ifade şekillerinin anlamını buluruz. Bunlar kelimeler, düşünceler, duygular ve aksiyonlar olabilir. Vücudun hangi noktaya kadar bu dinamik kanuna tabi olduğunu fonksiyonlarının bazı eğilimlerini, çoğu zaman kelimeler açıklamaktadır. Fakat gece yatağını ıslatan bir çocuk böylelikle medeniyetimizin isteklerine tabi olmaktan nefret ettiğini bu şekilde açıklar. Cesur olduğunu iddia eden, belki de cesaretine inanan bir adamın titremesi ve nabzının artması ruh dengesinde karışıklık olduğunu göstermektedir.

Hayat Problemleri

Bireysel psikoloji işte burada sosyolojiye yaklaşmaktadır. Hayatın karşımıza çıkardığı problemlerin dokusu ve bu problemlerin yapmaya zorladıkları işi bilmeden, birey hakkında doğru bir yargıya ulaşmak mümkün değildir. Ancak, bireyin bu problemlerle karşılaşma tarzına, bu karşılaşmada iç dünyasında olup biten şeylere göre, gerçek tabiatı kendini gösterir. Bireyin sosyal rolünü oynayıp oynamadığını, yarı yolda kalıp kalmadığını, işinin içinden çıkıp çıkmadığını, sıvışmak amacıyla bahaneler arayıp aramadığını, uydurup uydurmadığım, karşılaştığı problemlere samimi bir çözüm yolunu arayıp aramadığını, sonuca ulaşıp ulaşmadığını, kişisel bir üstünlük ile övünmek için topluluğa zararlı bir yolu izleyip izlemediğini araştırmak gerekir.

Uzun zamandan beri hayatın bütün sorunlarını şu üç probleme bağlamayı düşündüm: Sosyal hayat, çalışma ve aşk. Bunlar gelip geçici problemler olmayıp, sürekli karşımıza çıkan zorlayıcı isteklerde bulunan kaçınılmayan problemlerdir. Zira, bu üç soruna karşı tavrımız, hayat stilimize göre verdiğimiz bir cevaptır. Bu sorunlar kendi aralarında sıkı sıkıya birbirlerine bağlıdır. Çözümleri için yeterli bir sosyal duyguyu zorunlu kılmaktadırlar. Her insanın hayat stilinin bu üç sorun karşısındaki tavrında az veya çok bir açıklıkla yansıdığını kolaylıkla görebiliriz. Bu yansıma, sorunlar halen onu ilgilendirdikleri ölçüde açıklık kazanır. Bunlar dünyadaki hayatımızın bizi karşı karşıya getirdiği sorunlardır. İnsan bu dünyanın bir eseridir. Dünyanın geri kalan kısmı ile münasebetlerini ancak topluluğa katılması, kendisine sağladığı maddi ve manevi yardım, işbölümü, gösterilen çaba ve türün yayılması sayesinde kurmuş ve geliştirmiştir. Bunun için insan oluşu boyunca vücut ve ruh bakımından gelişimini sağlamak amacıyla kendisini donatmıştır. İnsanlığın zorlukları yenmek için sarfettiği çabada, bütün deneyler, gelenekler, buyruklar, kanunlar, iyi veya kötü, devam eden veya önemlerini kaybeden denemelerden başka şeyler değildir. Bugünkü medeniyette bu çabanın ulaşma imkanı verdiği seviyeyi,- itiraf edelim, hiç de yeterli olmayan seviyeyi- görürüz. Aşağı bir durumdan üstün bir duruma doğru gitmek bireyin olduğu kadar kitlenin de dinamizmasmı belirtmekte ve bize, bireyde olduğu kadar kitlede de sürekli bir aşağılık duygusunun bulunduğunu söyleme hakkını vermektedir. Oluşta burada duraklama olamaz. Tamlık arzusu bizi sürüklemektedir. Ortak temeli sosyal ilgi olan ve bir yana bırakılmaları mümkün olmayan bu sorunlar ancak yeter derecede sosyal duygusu olan insan tarafından çözülebilir.

Bütün sorunlar dostluk, arkadaşlık, devlete, vatana, millete, insanlığa karşı duyulan ilgi, iyi alışkanlıkların kazanılması, sosyal bir işe girilmesi, işbirliğine, oyuna, okula, çıraklığa hazırlanma, karşı cins için duyulan saygı ve hürmet gibi bütün sorunlar- bu ana sorunun çözümüne yönelmektedir. İyi veya kötü bir hazırlık, çocuğun ilk günlerinden itibaren başlar. Gittikçe artan anne sevgisinin gelişmesi sayesinde çocuğa, benzerleriyle hayat deneyimi kazandırmaya en elverişli arkadaş- doğal olarak annedir. Bütünün bir parçası olarak, çocuğu ortak hayata katılmaya ve dış dünya ile yerinde ilişkiler kurmaya zorlayan ilk içtepiler, sosyal gelişmenin eşiğinde “ilk yakın” gibi düşünülen anneden hareket eder.

Çocuğun karşılaştığı zorluklar iki yönden meydana gelebilir. Bunlardan birini anneler oluşturur. Beceriksiz, tecrübesiz bir anne çocuğun başkalarıyla ilişkiler kurmasını zorlaştırır. İşini ciddiye almaz. Ya da, çoğu zaman olduğu gibi, çocuğun başkalarına yardım etmek zorunluluğunu duymasını önler. Başkalarıyla işbirliği yapmasına olanak vermez. Onu şefkat ve okşama ile bıktırır. Sürekli olarak çocuğunun yerine hareket eden, düşünen, konuşan anne bütün gelişme imkanlarım felce uğratır. Çocuğunu bizimkinden tamamıyla farklı hayalî bir dünyaya alıştırır. Şımartılmış çocuk bu dünyada her şeyin başka kimseler tarafından yapıldığını görür. Oldukça kısa bir zamanda kendisini olayların merkezi gibi görmeye başlar. Bu görüşüne uymayan bütün hallerde kötü maksatlar arar. Düşüncesine uygun hareket etmeyen herkesi düşman sayar. Bu zamanda her türlü engelden kurtulmuş yapıcı gücünün ve yargısının işbirliğinin çocuğa sağladığı sonuçlardaki büyük değişiklikleri küçümsememek gerekir. Çocuk dış izlenimleri düşüncesine göre şekillendirmek için kullanır. Annesi tarafından şımartılan çocuk sosyal duygusunu başkalarına yöneltmekten kaçınır. Babasından, erkek ve kız kardeşlerinden, kendisini aynı derecede sevmeyen kimselerden uzak kalmaya çalışır. Bu hayat şeklinde, dış yardımla her şeyin hemen elde edilebileceği düşüncesi ile yetişen, hazırlanan çocuk bu yüzden sonraları hayat problemlerini çözmekte az veya çok beceriksizlik gösterir. Bu problemlerin istedikleri gerekli sosyal duyguya sahip olmadığı zaman şokla karşılaşır. Bu şok hafif olursa bir süre sonra kaybolur. Fakat ciddi hallerde bir çözüm bulmakta sürekli olarak engel teşkil eder. Şımartılmış çocuk için annenin ilgisini, çekmeye elverişli her bahane iyidir.

Sosyal duygunun gelişmesini önleyen başka engeller de vardır. Bireysel belirtinin özelliği ve çeşitliliği hiçbir zaman gözümüzden kaçmamalıdır. Çocuğun ihmal edilmesi, yetersiz organlara sahip bulunması da sosyal duygunun gelişmesini zorlaştırırlar. Her ikisi de şımartılmada olduğu gibi, çocuğun dikkatini ve ilgisini “topluluk”tan uzaklaştırırlar. Kendi güvenliğine ve huzuruna yöneltir. Bu çift güvenliğin ancak yeterli bir sosyal duygu ile sağlanabileceğini ileride daha açık bir şekilde göreceğiz. Yalnız yeryüzündeki hayat şartlarının sosyal duygu bakımından, zayıf kimselere karşı olduklarını anlamak güç değildir. Çocuğun yapıcı gücünün bu üç engeli az veya çok başarı ile aşabileceğini söyleyebiliriz. Her başarı veya başarısızlık, genel olarak birey tarafından bilinmeyen hayat görüşüne bağlıdır. Bireyin hayat problemleriyle karşılaşmasının sonuçlarını bir dereceye kadar kestirebiliriz. Fakat bir görüşün doğruluğunu, ancak sonuçlarla doğrulandığı zaman kabul etmeliyiz.

Şimdi, çözümleri gelişmiş bir sosyal duyguyu zorunlu kılıp kılmadıklarını anlamak için görünüşte ikinci, derecede olan sorunların üzerinde duracağız. Bu da, önce çocuğun babasına karşı aynı ilgiyi duyması gerektiği inancıdır. Yalnız dış şartlar, babanın kişiliği, çocuğun anne tarafından şımartılması ve daha ziyade anneye düşen güç, organik bir gelişme baba ile çocuk arasında mesafe doğurabilir çocuğun sosyal duygusunun gelişmesini önleyebilirler. Annenin çok yumuşak davranışlarının sonuçlarını önlemek için yaptığı müdahaleler bu mesafeyi artırır. Annenin çocuğu kendisine çekme eğilimi de çocukla baba arasındaki mesafeyi fazlalaştırır. Çocuğu daha çok şımartan kimse baba olduğu takdirde, çocuk annesinden yüz çevirir ve babasına yaklaşır. Bu hal daima bir çocuğun hayatının ikinci safhasını ve annenin çocuk için bir trajedi nedeni olduğunu göstermektedir. Çocuk, şımartılmış bir çocuk olarak annesine bağlı kalınca bütün ihtiyaçlarının, hatta, bazen cinsel ihtiyaçlarının annesi tarafından karşılanmasını bekleyen bir parazit gibi gelişir. Bütün arzularının annesi tarafından tatmin edilmesi yüzünden, çocuğun bu arzudan vazgeçemediği ölçüde duygusal yanı fazlalaşır. Freud’un Ödip Kompleksi dediği ve ruh gelişmesinin tabii temeli gibi saydığı şey; sadece önlenmemiş arzular karşısında müdafaasız bir oyuncak gibi şımartılmış çocuğun hayatının çok sayıdaki belirtilerinden biridir. Yine aynı yazarın çocuğun annesiyle kurduğu bütün münasebetlerin temelini sarsılmaz bir taassupla Ödip Kompleksinin meydana getirdiği bir şemada aramaktadır. Aynı şekilde birçok yazarın, tam olarak kabul edilebilir gibi görünen ve kızların yaratılışları gereğince babalarına, erkek çocukların annelerine daha fazla yaklaştıkları hususundaki tezini reddetmek zorundayız. Bu hal şımartılmamış çocukta meydana geldiği takdirde onun gelecekteki cinsel rolü hakkında bir görüşe ulaşabiliriz. Erkenden uyanan, karşı konmaz cinsel içgüdü her şeyden önce fazla şımartılmış, hiçbir arzudan vazgeçmeyen bencil bir çocukta görülür.

Hayat Stilinin Psikolojik Araştırma Yolları

Bireyin düşüncelerini anlamaya, hayat problemleri karşısında aldığı durumu öğrenmeye, kısacası, hayatın bize bildirdiği manayı araştırmaya elverişli hiçbir aracı ve yolu ihmal etmememiz gerekir. Bireyin hayatın manası hakkındaki düşüncesini incelemek yararlıdır. Çünkü nihayet, onun düşüncelerini, duygularını ve faaliyetini yöneten şey budur. Bundan da anlaşılacağı gibi, hayatın gerçek manası bireyin yersiz davranışında karşılaştığı dayanıklılıkta belli olur. Öğretim, eğitim ve tedavi metodu şU iki veri arasında; hayatın gerçek manası ve bireyin yersiz aksiyonu arasında bir köprü kurmaktadır veya bunları birleştirmektedir. Birey olarak insan hakkındaki bilgimiz çok eskidir. Birkaç örnek vermekle yetinelim. Eski uluslara ait tarih betimlemeleri veya kişisel anlatıları, Tevrat, Homer, Pültark, Yunan ve Romalı şairler, bütün efsaneler, hikayeler, masallar, mitolojiler insan kişiliğinin ne kadar iyi anlaşıldığını göstermektedir. Bir hayat stilinin çizgilerini en iyi belirtenler özellikle yazarlar olmuştur. Kimi eserlere duyduğumuz büyük hayranlığın nedeni budur. İnsanın kendi hayat çevresi, problemleri sıkı bağlılık halinde bir bütün olarak ele almak, öldürmek ve hareket ettirmek hünerleri yazarların eserleri karşısında duyduğumuz büyük hayranlığın nedenidir? İnsan bilgisinde söz sahibi olan ve deneylerini sonraki kuşaklara ulaştıran halk adamları vardır. Bundan şüphe edemeyiz. Bu insanları ve insanı tanıma ustalarını apaçık ayıran şey insan aksiyonlarının çeşitli nedenleri arasındaki münasebetlere ait daha esaslı bir görüştür. Bu yetenek ancak onların topluluğa ve insan türüne karşı duydukları ilgiler sayesinde gelişebilir. Daha büyük bir deney, daha mükemmel bir anlayış, daha derin bir görüş onların sosyal duygularının bir mükafatı gibidir. Bireyin sayısız şartlar içindeki çok değişik dinamizmasmı anlatabilmesi, başkalarının bunu ölçüye ve tartıya başvurmadan anlayabilmesi için, eserlerinde bir şeyin bulunması gerekiyordu. Bu da sezgi yeteneğidir. Ancak bu suretle dinamik belirtilerin arkasında ve aralarında saklanan şeyi görebiliyordu. Buna bireyin dinamik kanunu denilebilir. Kimileri bu yeteneğe “seziş” adını veriyorlar ve bunun sadece en üstün ruhlarda yer aldığını sanıyorlar. Gerçekten bu, insanlarda en yaygın olan yeteneklerden biridir. Herkes, bilinmeyen değişen gelecek karşısında ve hayatın karışıklığı içinde ondan sürekli olarak yararlanır.
Karşılaştığımız küçük veya büyük her problem bize daima yeni bir şekilde ve farklı tarzda görünür. Böyle olunca onları tek bir şemaya, hatta, şartlı reflekslere göre çözemeyiz. Böyle yaparsak sürekli olarak yanılırız. Bu aralıksız değişiklik insanı daima yeni isteklerle karşılaştırmaktadır. Onu daha önce aldığı durumu yeni bir denemeden geçirmeye zorlamaktadır. “Şartlı refleksler” kağıt oyunlarına bile yetmez. Problemlere egemen olmakta bize yardım eden şey, sadece doğru bir seziştir. Bu seziş hayat faaliyetine katılan, toplulukla işbirliği yapan, insanlığın bütün problemlerinin mutlu bir şekilde çözülmesiyle ilgilenen insanın özelliğidir. İnsanlık tarihi kadar, bir insanın kaderi de onu ilgilendirir.
Psikoloji ve felsefe insanla ilgilenmeye başladığı güne kadar bir sanat olarak kaldı. İnsan ruhunun bilimsel bilgi çekirdekleri psikolojide, felsefede ve antropolojide bulunmaktadır.
Bütün oluşu geniş bir evrensel kanunda çeşitli şekillerde gruplaştırmaya çalışırken bireyi ihmal etmek mümkün değildir. Bir bireyin bütün ifade şekilerindeki birliğini kabul etme zorunluluğu vardır. Bütün olayları idare eden kanunların insan tabiatına uygulanması çeşitli görüşlerin kabulüne yol açmaktadır. Anlaşılmayan, bilinmeyen yönetici bir güç Kant, Schelling, Hegel, Schopenhauer, Hartmann, Nietsche ve başkaları tarafından ahlak kanununda, iradede, erek arzusunda veya, “bilinçaltı” denen bilinçsiz bir güçte arandı. Genel kanunların insan oluşuna uygulanmasının yanında içgözlem de önem kazandı. Hastaların da ruhsal belirtileri ve süreçleri hakkında bilgi vermeleri gerekiyordu. Bu metod uzun zaman uygulanmadı. Haklı olarak gözden düştü. Çünkü insanların objektif bilgiler verebileceklerini düşünmek mümkün görünmüyordu.
Deneysel metod, teknik gelişme yüzyılında önem kazandı. Aletlerin ve dikkatle seçilmiş soruların yardımıyla denemeler yapıldı. Bu denemeler bize duyu organları, zeka ve kişilik fonksiyonları hakkında bilgiler verdiler. Bu durumda kişiliğin bütünlüğü hakkındaki görüş birliği bırakıldı. Daha sonra ortaya çıkan kalıtım doktrinine gelince, bütün çabaların boşuna olduğunu ortaya attı. Yeteneklerden yararlanmaya önem vermedi. Yeteneklerin bulunmasını yeterli buldu. Özel aşağılık duygularına ve bazı organların yetersizlikleri halinde, telafilerine ait bulunan iç salgı bezleri etkisi nazariyesi de buna ulaştı.
Cinsel libido da insan kaderinin çok güçlü yaratıcısını yaşatan, insanlara bilinçaltındaki cehennemin dehşetini ve ilk günahta “suçluluk duygusu”nu dikkatle anlatan psikanalizle beraber bir psikolojik rönesans meydana geldi. Göğün unutulması sonrası, bireysel psikolojide “ideal” tamlık amacı ve “ideal ben” ile telafi edildi. Bu anlamlı çaba, hayat stilinin, bireyin dinamik çizgisinin ve hayatın manasının bulunması için öne atılmış bir adımdı. Bundan başka, şımartılmış çocuklar dünyasıyla- dopdolu idi. Bu durumda, ruh dokusunun psikanalize bu tipin sürekli bir kopyası gibi göründüğünü ve asıl rul, dokusunun, insan oluşun parçası olarak, psikanalizden saklı kaldığını belirtmektedir. Psikanalizin geçici başarısı, çok sayıda şımartılmış kimselerin psikanaliz görüşlerini kabul etme eğilimlerinden gelmektedir. Psikanaliz tekniği bitmez bir enerji ile bazı ifade tarzlarını, bazı arazları cinsel libido ile münasebet halinde ve insan aksiyonunu herkeste yer alan sadık bir içgüdüye bağlıymış gibi göstermeye çalışıyordu. Bu son oluşlar, bireysel psikolojinin açıkça belirttiğine göre; şımartılmış çocuklarda suni bir şekilde yapılmış hınç olabilir.
Bireysel psikoloji sağlam bir oluş zemini üzerinde kalıyor ve bu oluş ışığında bütün insan çabasında bir tamlık eğilimi buluyor. Hayat hamlesi vücut ve ruh bakımından çözülmüş bir şekilde bu eğilime bağlıdır. Her ruh belirtisi aşağı bir durumdan üstün duruma götüren bir hareket manasını taşımaktadır. Her bireyin hürriyet içinde ve yaradılış yeteneklerinden ve yetersizliklerinden olduğu kadar ilk dış dünya izlenimlerinden yararlanarak kendi kendine sağladığı hamle bireylere göre, dinamik kanun, ölçü, ahenk ve yön bakımından değişir. Gerçekleştirilmesi mümkün olmayan ideal bir tamlık ile daima kendisini karşılaştıran insan, aralıksız bir şekilde aşağılık duygusu duyar ve bu duygu tarafından uyarılır.
Her kültür evresi bu ideali düşüncelerine ve duygularına göre yapar. Geçmişte olduğu gibi bugün de insan düşüncesinin değişen seviyesini ancak bu idealin ortaya çıkmasıyla anlarız. Sonsuz zaman içinde ortak insan hayatını idrak eden verimli düşüncenin bu gücüne tam olarak güvenebiliriz. “Öldürmeyeceksin” ve “yakınını sev” ifadeleri üstün bir prensip olarak zihinde ve gönülde daima yaşayacaklardır. Solunum ve ayakta durma hareketleri kadar insanın varlığında yer alan bu formüller ve diğer kurallar, tamamıyla bilimsel yönden düşünülen topluluğa, oluşa hız ve amaç veren bir baskı gibi girebilir ve bireysel psikolojinin davranış kuralını sağlarlar. Diğer bütün hareket şekilleri ve amaçlar bunlara göre doğru veya yanlış görünürler. Burada bireysel psikoloji bir “değerler psikolojisi” olmaktadır.
Aşağılık duygusu, ödünleme eğilimi, sosyal duygu, bizim psikolojik araştırmalarımızın temelleridir. Bu yüzden, bireyin veya topluluğun incelenmesinde bunları bir yana bırakamayız. Birey de, oluşun baskısıyla başka bilgiler elde eden, doğru veya yanlış yollar izleyen medeniyetler gibi hareket eder. Oluş zamanında hayat stilinin rasyonel ve duygusal bakımdan hazırlanması, çocuğa ait bulunmaktadır. Verimlilik kapasitesi, temel güçlülük ölçüsü işini görür. Bu ölçü kayıtsız olmayan, hayat hazırlığı için çetin bir zemin meydana getiren bir çevrede duygusal bir şekilde az veya çok gerçekleşebilir.
Çoğu zaman önemsiz başarıların ve başarısızlıkların etkisi altında kalan, sübjektif bir izlenime dayanan çocuk; yolunu, amacını ve geleceğini içine alan somutlaşmış bir üstünlük doğurur.
Kişiliğin anlaşılmasına yol açması gereken bütün bireysel psikolojik vasıtalar, bireyin üstünlük araştırmasına ait düşüncesini, aşağılık duygusunun önemini ve sosyal duygusunun derecesini bir yana bırakmazlar. Bu çeşit faktörler arasındaki münesebetlere ait daha esaslı bir inceleme sosyal duygunun şeklinin ve derecesinin meydana gelişinde, hepsinin rol oynadığını açıkça göstermektedir. İnceleme, deneysel psikolojide ve bazı tıp vakalarının incelenmesinde yapılanın aynıdır. Yalnız burada hayatın kendisine testler uygulanmaktadır. Bu da hayat problemine sıkı sıkıya bağlılığını ispat etmektedir. Bireyin, bütün olarak hayatla- toplulukla demek belki daha yerinde olur- münasebetlerinden uzaklaştırılmasının mümkün olmadığını göstermektedir. Bireyin davranışı hayat stilini anlatır. Sadece bireyin hayatından ayrılan öğeleri göz önünde bulunduran testler, hatta topluluğun ilerideki verimliliği hakkında bizi aydınlatmaz. Geştalt psikolojisinin de, bireyin hayat boyunca durumu hakkında bize bilgi verebilmesi için, bireysel psikoloji tarafından tamamlanması gerekmektedir.
Hayat stilinin araştırılmasında bireysel psikoloji tekniği ilk önce hayat problemleri ve bu problemlerin bireyden istekleri bilgisini öngörmektedir. Bu problemlerin çözümünün yeterli bir sosyal duyguyu, tüm hayatla sıkı bir bağlılığı, başkalarıyla bir arada bulunmak ve işbirliği yapmak yeteneğini istediğini göreceğiz. Bu yeteneğin yokluğu halinde, genel olarak, bütün şekilleri ve sonuçları ile, “çekingen”, kaçamaklı bir durum şeklinde ilerlemiş bir aşağılık duygusu görülebilir. O zaman aşağılık kompleksi adını verdiğim veya birbirine karışmış vücut ve ruh belirtileri ortaya çıkar. Hiç eksilmeyen üstünlük eğilimi, bu kompleksi her zaman sosyal duyguya yabancı kalan, aşikar bir kişisel üstünlüğü hedef tutan üstünlük kompleksi ile gizlemeye çalışır. İyi düşünüldüğü takdirde başarısızlık halinde görülen bütün belirtilerin nedenlerini ilk çocukluk çağında başlayan yetersiz bir hazırlanmada aramak gerekir. Bu şekilde bir kimsenin mütecanis hayat stilinin sürekli hayalinin bulunması mümkündür. Yine bir başarısızlık halinde, daima başkalarından uzak kalma şeklinde kendini gösteren sosyal duyguyla anlaşamamasının derecesi de tahmin edilebilir. Eğitimciye, öğretmene, hekime, rehbere düşen iş, onu hayatın insana kabul ettirdiği sağduyuya yaklaştırmak, sosyal duyguyu güçlendirmek ve böylelikle başarısızlığının gerçek nedenlerini anlamak, bireyin hayatın gerçek manası yerine kabul ettiği yanlış manayı ve düşünceyi belirtmektir.
Bu iş ancak hayat problemlerine ait esaslı bir bilginin varlığı ve sosyal duygunun yetersizlik derecesinin anlaşılması ile yapılabilir. Bundan başka, çocuklukta sosyal duygunun gelişmesini önlemeye elverişli olaylar ve durumlar hakkında büyük bir deney gerekmektedir. Deneyime nazaran, kişiliğin araştırılmasında en iyi sonuçlar veren tanıma yolları ilk çocukluğa ait hatıralar, aile ve bireyler arasında yeri, hayaller, rüyalar ve marazi arazlar doğuran dış faktörlerin mahiyeti ile ilgili geniş bir bilgidir. Böyle bir incelemeden elde edilen bütün bilgiler, hekime karşı alman durum da dahil, çok büyük bir dikkatle değerlendirilmelidir.

Kendimiz ve Dünya Hakkındaki Görüşümüz

Hayatta herkesin kendi gücü ve imkanları hakkında kesin bir fikre sahipmiş, bir aksiyonun başından beri herhangi bir problemin zorluğunu veya kolaylığını biliyormuş, kısacası, davranışı görüşünden meydana geliyormuş gibi hareket ettiğine şüphe yoktur. Duygu organlarımızla oluşları değil de sadece dış dünyanın sübjektif bir hayalini, bir yansımasını belirlediğimiz için bu bizi fazla hayrete düşürmez. Hayatın temel ve önemli oluşu hakkındaki görüşümüz, hayat tarzımıza bağlıdır. Yalnız, haklarındaki görüşümüzde yanıldığımızı bize haber veren olaylarla doğrudan doğruya karşılaştığımız zamanki deneyimimiz yardımıyla görüşümüzün bir kısmında düzeltme yapmayı kabul ederiz. Fakat hayat hakkındaki genel görüşümüzü değiştirmeyiz. Yanıma yaklaşan yılanın gerçekten zehirli olması veya zehirli olduğunu düşünmem benim için aynı sonucu verir. Annesi yanından uzaklaşan şımarık çocuk hırsızlardan korktuğu zaman veya gerçekten eve hırsızlar girdiğinde aynı şekilde hareket eder. Şımarık çocuk, hangi şekilde olursa olsun, hatta, kendisini korkutan düşüncesinde yanıldığını anladığı zamanlarda bile, annesi olmadan yaşayamacağına inanmaya devam eder. Meydan korkusuna olan ve toprağın ayağının altından kaydığı düşüncesini taşıdığı için sokağa çıkmayan insan, normal halinde toprak gerçekten ayaklarının altından kayşa da aynı şekilde hareket eder.
İşbirliğine hazırlanmadığı için faydalı işten kaçan ve hırsızlığı daha kolay bulan suçlu, hırsızlıktan daha zor olduğunu düşündüğü için çalışmaktan nefret edebilir. İntihar etmek isteyen kimse ölümün ümitsiz saydığı hayattan üstün olduğunu düşünür. Eğer hayat gerçekten ümitsiz olsaydı aynı şekilde hareket ederdi. Uyuşturucu maddelere düşkün olan kimse, hayatın problemlerinin dürüst çözümünden daha üstün bulduğu rahatlamayı, zehirinde arar. Gerçekten böyle olsaydı yapacağı iş aynı olurdu. Kadınlardan korkan cinsel sapık onlardan tiksinir. Buna karşılık, ele geçirilmesi kendisine bir zafer gibi görünen erkek kendisini çeker. Hepsi, doğruluğu halinde davranışlarını objektif olarak doğru gösterecek bir düşünceyle hareket ederler.