Pozitif Aile Terapisi Neyle İlgilenir?

Ülkeyi düzeltmek istiyorsanız, önce bölgeleri düzeltin. Eğer bölgeleri düzeltmek istiyorsanız, önce şehirlere düzen getirmelisiniz. Şehirlere düzen getirmek için, aileyi düzenlemelisiniz. Aileyi düzeltmek için, önce kendi ailenize düzen getirmelisiniz. Kendi ailenize düzen getirmek için de kendi kendinizi düzeltmek zorundasınız.
Ortadoğu’dan bu eski özdeyiş, içinde yaşadığımız bağlantıları tarif eder. Yaşamın bir aşamasındaki ufak değişikliklerin tüm düzeni etkileyebileceği önermesiyle yola çıkmamız gerekir. Konfüçyüs’ün dediği gibi, her insan medeniyetin yükselmesinden ve düşmesinden sorumludur. Örneğin, rüşvetçi bir memur tüm sosyal kurumun itibarını zedeler ve hatta insanın sosyal yapıya olan güvenini sarsar. Genellikle bu izole bir olay değildir ve tüm toplum rüşvetçi sayılır. O zaman memurlarla ilişkide rüşvet yarı resmi şekilde kabul edilir hale gelir.
Öte yandan, düzenin tümünde yer alan değişiklikler, aileyi ve bireyi çevreleyen şartları etkiler. Bunun bir örneği, Batı Almanya’da birçok aileye geniş kapsamlı değişiklikler getiren, yeni boşanma kanunudur. Bu aşamada, Ortadoğunun bilgeliğini izleriz. Ama Ortadoğunun bakış açısı bireyi tüm değişikliklerin temeli kabul ederken, “Kendisi iyi olan herkese iyidir” deyişinde olduğu gibi, değişikliğin çeşitli alanlardan gelebileceğine de inanırız. Birey, aile ve toplum gibi birimlerle ilgilenirken, aslında birbirleriyle sıkı ilişki içindeki sistemlerle uğraşıyoruz demektir. Çok şeyi kapsayan bu durumda, kişi neden aileyi Aile Terapisinin merkezi yaptığımızı sorabilir. Sosyal değişime veya bireyin tek başına tedavisine odaklanmak da aynı şekilde uygun olabilirdi. Ama aile hakkında daha önce söylediklerimizi hatırlayalım. Biyolojik ve sosyal üretim yeri olan aile, toplum içindeki olaylarda benzersiz ve merkezi bir rol oynar. Kişinin kendine has niteliklerinden, bakış açılarından ve değerlerinden bahsettiğimizde, söz dönüp dolaşıp sonunda onun içinde büyüdüğü çevreye—yani ailesine gelir. Ayrıca, toplumun sürekliliği, kişinin ailesinden edindiği kurallara ve toplumu bir arada tutan sosyal değerlere dayanır.
Bu işlevlerin yanı sıra ailenin bir başka önemli işlevi daha vardır. Yaşamının ilk birkaç yılında insan daha yumuşaktır. Çocuk hala biçimlenmemiş ve farklılaşmamış yeteneklere sahiptir. Bunlar görünür olmasa da var oldukları kesindir. Bu yeteneklerin belirli şekillerde gelişmesi, çocuğun çevresindeki insanlara ve ailesinin sunduğu fırsatlara bağlıdır. Bazı durumlarda bu yetenekler, bastırılacak veya dengesiz bir biçimde gelişecektir. Aile içindeki, sadece güven ve umut değil, itimatsızlık, çaresizlik ve saldırganlık gibi duyguları da kişi ilk önce en yakınına aksettirir. Bu kişiler, genellikle insanın anne babası, kardeşleri, çocukları, eşi ve büyükanneler, büyükbabalar, amcalar, dayılar, teyzeler, halalar gibi geniş ailenin üyeleridir. Bu güçlü duygusal ilişki ve kişinin aile içinde çok zaman geçirdiği gerçeği , aileyi çok önemli bir topluluk haline getirir. Bu toplulukta çatışmalar hem ortaya çıkabilir hem de çözülebilir.
Aile terapisi aileye bir sistem olarak bakar. Değişikliğe tedaviye yönelik duyarlılıkla bakıldığında, sistemde hangi elemanın değiştiği önemini yitirir. Uygulamada bu ifade, Pozitif Aile Terapisinin özel bir psikoterapik inanca dayandırılmaması anlamını taşır. Süreci şekillendirmenin birkaç değişik yolu olması daha önemlidir. Bunların hepsi aile terapisi olarak adlandırılabilir ve aşağıdaki şekillerde, tarif edilebilir.

Aile Yapısı

Aile, insanın içinde büyüdüğü topluluktur. İnsanın kendisi ve diğer insanlarla olan ilişkisini belirler. İnsanın kendi imgesini oluşturur ve insanlar arası ilişkilerinin sınırlarını ve olasılıklarını meydana koyar. Kişinin sosyalleştiği ilk kurum ve önemli duygusal bağların alanı olduğu için aile, toplumun alt sistemleri içinde özel bir yere sahiptir. Ama bu özel rolüne rağmen aile kendisini çevreleyen sosyokültürel ilişkileri ve yapıları unutmamalıdır. Bir Robinson ailesinin sosyal bir boşlukta yaşamasının olağan olmaması kadar; bir Robinson Crusoe’nun da insanlar arası ilişkileri olmadan yaşayabilmesi olanaksızdır. Bu gözlem her yer için geçerlidir ve aileyi tarif edecek her girişimde veya aileyi tedaviye yönelik kullanmayı düşünülen her durumda göz önüne alınmalıdır.
Aile, baba, anne ve çocuğu kapsayan biyolojik topluluk olarak tanımlanabilir. Ama aynı zamanda ailenin vekili ya da alternatifi olabilen tüm kurumları da bu tarife katmalıyız.
Reyam’a göre “aile” kelimesi Latince fames (açlık) kelimesinden türemiştir. Esasında, aile, temel ihtiyaçları karşılayan ve koruma sunan insan topluluğudur. Açlığı ve gereksinimi geçiştiren biyolojik ve sosyal bir yapı olarak aile, insanlar arasında kendi özel şekillerini geliştirmiştir
Aile, ebedi bir biyolojik ve psikolojik birim gibi görünmesine rağmen, aile formları insanlık tarihi boyunca değişmiştir. Ama ailenin bir tek bakış açısı aynı kalmıştır: aile bireyin gelişiminin ilk çevresidir.
Çekirdek aile, ana baba ve çocuklardan oluşmuş, yalnızca iki nesil süresince birleşen bir bağdır. Çekirdek aile, bugün Batı toplumunda en yaygın olan aile yapısıdır. Büyükanne ve büyükbabalar, diğer akrabalar ve önemli kişiler bu gruba eklendiğinde, buna genişlemiş çekirdek aile deriz.
Tam aile, çekirdek aileye benzer. Anne, baba ve çocuğu içerdiği zaman tamam sayılır. Ebeveynlerden bir tanesi olmadığında, eksik aile olarak bilinir. 1958 yılında, Batı Almanya’da her oniki çocuktan biri babasız büyüyordu. Yaklaşık olarak çocukların ve gençlerin yüzde yirmisi böyle bir eksik ailede yaşıyordu. Bunun sebepleri arasında, gayri-meşru doğumlar, ayrılma veya boşanmalar, bir ebeveynin ölümü, v.s sayılabilir. İşlevsel olarak eksik aile diye bilinen bir diğer kategori de vardır. Bu grupta, iki ebeveyn bulunur ama kariyer faktörü onların aileleriyle birlikte olmalarına fırsat vermez. Çocuklarıyla ilişkileri genellikle hafta sonu tatilerinde olasıdır, o zaman da birkaç saatle sınırlıdır.
Büyük aile, aynı yerde yaşayıp, ataerkil veya anaerkil bir figür tarafından yönetilen, aralarında kan bağı bulunan birkaç nesilden akrabaların oluşturduğu gruptur. Tarımsal toplumlarda bulunan bu tarz aileler, toprağı, hayvanları ve ürünü ortak kullanır.

Psikoterapide Kültürler

Bugün kültürlerarası problemin önemi gittikçe artmaktadır. Eskiden insanlar büyük mesafelerle ayrılmıştı ve sadece birbirleriyle alışılmamış olaylar sonucu karşılaşıyorlardı. Bugün modern teknoloji kültürlerarası temas olasılığını dramatik şekilde arttırmıştır. Sabah gazetemizi açtığımızda bile günlük hayatımızın sınırlarını aşar ve çeşitli kültürel çevre ve toplumlardan insanların yüz yüze geldiği problemlerle temas kurarız. Kural olarak, bu olayları, kendi alıştığımız düşünce yolu bağlamında anlarız. Kolayca eleştirme eğilimindeyizdir, diğer insanlara güleriz veya sözde geç anlamaları, saflıkları, vahşilikleri veya anlaşılmaz düşüncesizlikleri yüzünden onları lanetleriz.
Ama yabancı kültürlerle temasımız yalnızca medya aracılığıyla sağlanmaz, gerçek hayatta da yaşanır. Yabancı uyruklular semtimizde yaşıyor olabilir ve işimizde başka bir kültürün üyesiyle yan yana çalışıyor olabiliriz. Tatile gittiğimizde, değişik kültürlerde ve ziyaret ettiğimiz ülkelerde gördüğümüz farklılıklar bizi çeker. Emin olun bu temaslar her zaman sorunsuz olmaz. Genellikle ileride belli bir topluma karşı nefret doğurabilecek her tür yanlış anlamalar, korkular, kavgalar, güvensizlik ve önyargılar olabilir. Kültürlerarası psikoloji, insanların birbirleriyle etkileşimindeki rahatsızlıkları yaratan ve bunları doğuran nedenlerle ilgilenir. Kendi deneyimimde, kültürlerarası problemlerin bir kısmının belli ölçüde kısmen açık ve net anlatıldığı ama aynı zamanda bir kısmının günlük etkileşimin içinde yüceltilip, farklılaştığı özel bir durumun geliştiğini keşfetmiştim. Burada iki farklı kültürden gelen insan arasındaki evlilikten bahsediyorum.
Kültürlerarası iş dünyası, özel küre ve kültürlerarası politikanın yanı sıra, yabancı işçilerin bir ülkede iş bulmasına veya ülkenin bu emekçileri “ithal” edip etmediğine bakmadan, önem kazanıyor. Önceden sezilen gelişmelere dayanarak, kişi, kültürlerarası problemlerin geleceğin büyük sorunlarından biri olarak karşımıza çıkacağını görebilir.
Kültürlerarası yöntemde, ele alınan kültürde geçerli kavramlar, normlar, değerler, davranış şekilleri, ilgi alanları ve bakış açıları ile ilgileniriz. Bu yaklaşım, bir topluluğun karakteristik özelliklerini içerir, ve toplu normları ve davranış kalıplarını rehber olarak kullanır. Bu değerleri nesnelleştirmenin bir yolu, ulusun kanunları ve yasal normlarını kıyaslamadır. Fakat benim için daha da enteresan olan, bir kültürün tipik sayılan;çatışmaları, günlük davranış kalıpları, ve olası çözümleridirki bunlar tekrar tekrar ortaya çıkar ve oldukça düzenlidir. Ama tam bu noktada, kültürlerarası yöntem için iki taraflı bir tehlike söz konusudur: İlk olarak, kültürlerarası yaklaşım; çeşitli görüşler arasında aracılık etmeye çalışır, çatışmalar hakkındaki tartışmalarda önyargıları kırmaya yarayacak farklı bir iletişim gerekli bulmaya çalışır, “Alman”, “İranlı”, “Ortadoğulu”, “İtalyan”, “Fransız”,v.b etiketlemeler ile stereotiplere ve önyargılara uzanır. Bu sebeplerden ötürü kültürlerarası tanımların daima istisnalara izin veren ve bireysel durumunla anılan örnekler çıkarımlar ve istatiksel çoğunluk ilişkileri olduğunu hatırlamak önemli görünüyor. Bu anlamda, paradokslar olasıdır ve onlarla sık sık karşılaşırız. Dakikliği, düzenliliği ve doğruluğu çok ciddiye alan “Prusyalı” Ortadoğulu; dakiklik konusundaki hoş görüsü ve gevşek tavırları yüzünden özellikle Ortadoğu’da bir pazara yakışacak “Ortadoğulu” Prusyalı kadar sıradandır. Bu kültürlerarası sorunun öznesi olan ‘kültür’ denen şey nedir? Hala kapalı, olgun, net tasvir edilmiş kültürel birlik var mıdır?
Kültürel birimler bir haritaya çizilebilir. Bu şunu gösterir ki bunlar bir şekilde insanlar arası hayat, toprağın coğrafi öncelikleri, ortak tarih, ve edinilen sosyoekonomik düzey aracılığıyla birbirine bağlıdır. Bu yolla doğan bir birim içerisinde, kendi adetleri veya başka bir kültürel çevreyle örtüşen yaşam tarzı nedeniyle diğer gruplardan ayrılan alt gruplar vardır. Bu son gelişme günümüzde bir çok şekliyle, geleneksel tarım toplumları ve endüstriyel toplumun karşı karşıya gelmesinde görülebilir. Bu karşı karşıya gelmeler Üçüncü Dünya ülkeleri ve Ortadoğuda en şiddetli haliyle yaşanıyor.
Sosyal sistemler, üretim şekilleri ve felsefeler kültürel farklarla birbirine karışmıştır. Kültürler arası fenomenine bakma yöntemi, sadece büyük, iletken kültürleri kapsarsa yetersiz kalır. Bu yöntem aynı zamanda alt kültürel gruplara, yaşayan halklara ve aileye de bakmalıdır. Ve her kültürün özel normları ve değerleri olduğu gibi, bu alt grupların her birinin kendi özellikleri vardır. Bu alt gruba bir örnek de, sadece aile üyelerince anlaşılabilecek ve yaygın sosyal düzene uyması olası olan veya olmayan normları bünyesinde barındıran kavramların olduğu ailedir: “Bizim evimizde, eve geç gelmek önemli değildi. Önemli olan orada bulunmandı. Bunu her zaman çok hoş bulmuşumdur. Geç geldiğim her defasında ailemin beni hoş karşılaması, benim için daima sevgi ve güvenin işareti olmuştur. Dakiklik baskısından özgür olduğum benim için cennet olan bu dönem okula başladığımda sona erdi. Bu konuda sonu gelmeyen tartışmalar oldu, ve hala da oluyor” (Kalp rahatsızlığı olan bir hastanın 42 yaşındaki karısı).
Kültürel çevreler olduğu gibi, içinde her insanın kendi kültürel sistemini geliştirdiği ve bu sistemle diğer sistemleri karşı karşıya getirdiği, eğitsel çevreler de vardır. Kültürlerarası problemin temelinde yatan prensip, böylece, insanlar arası ilişkiler ve çatışmayla başetmenin bilişsel yöntemleri için prensip haline gelir. Bu şekilde psikoterapinin konusu olur.
Böyle bir terapinin hedefi, kültürel, toplumsal, ailesel ve kişisel farklılıkları gözardı etmek olmamalıdır. Daha doğrusu, bir tarafta baş gösterebilecek çatışmalarla başetme olasılıkları varken, bireysel karakteristikler kadar, kültürel özgünlüğü de tanımak önemlidir. Dilbiliminden bir örneği kullanırsak: Her kişinin kendi ana diline sahip çıkması önemlidir ama diğer kişilerin kendisini anlamasını sağlayacak bir diğer lisanı da konuşabilmelidir. Kültürler-arası psikoterapi, çatışmalar hakkında iletişim yerine geçebilecek, bu tarz bir lisanı yaratmaya çalışır.

Kimlere inanmalıyız?

Bir çiftçi, hocaya “Bu öğleden sonra eşeğini bana ödünç verebilir misin?” diye sormuş.
“Sevgili dostum, bilirsin ihtiyacın olduğunda sana yardım etmeye her zaman hazırım. Gönlüm senin gibi inançlı bir adama eşeğimi verme arzusuyla dolu. Eşeğimle toprağının mahsûllerini evine taşımanı seyretmek gözümü okşar. Ama ne diyebilirim sevgili dostum? Şu an eşeğim bir başkasında” demiş hoca.
Hocanın içtenliğinden etkilenen çiftçi, ona hararetle teşekkür edip, şöyle demiş, “Sağlık olsun, sen bir şey yapamasan da nazik sözlerinin bana yardımı oldu. Tanrı seni korusun, soylu, kibar ve bilge hoca.” Ama tam çiftçi yerlere kadar eğilmiş hocayı selamlarken, ahırdan canhıraş bir anırma duyulur. Yerinden sıçrayan çiftçi, hocaya şüphe içinde sorar, “Bu işittiğim de nedir? Demek eşeğin burada, anırtısını duydum.”
Hoca öfkeden mosmor olmuş bir halde bağırır, “Seni nankör adam. Sana eşeğin burada olmadığını söyledim ya, kime daha fazla inanıyorsun, mollaya mı, eşeğin aptal anırtısına mı?”
Kavramsal açıdan, aile terapisi, bireysel terapiye tezat teşkil eder. Bireysel terapi, bireyle ilgilenip, terapist ve hasta arasında ikili bir ilişki kurarken; aile, aile terapisi için gerekli olan özdür. “Aile terapisi” terimi, tedavi aşamasının özel bir şeklini ifade eder, zorunlu bir teori veya aile tedavisi metodunu belirtmez. Teorilerin ve metotların yerine, çeşitli hareket noktalarından geliştirilmiş tedaviye yönelik görüşler vardır.

13-18 Yaş Çocuklarda Boşanmanın Etkileri

•    İyiden kötüye tüm duygular değişebilir.

•   Aileden ayrılma tek başına kalma sürecini engeller ve gelecekleri hakkında endişe yaratır. ‘İlişkilerde ben de başarısız mı olacağım endişesine kapılırlar.

•   Endişenin yanı sıra ilişkilerden kaçınma veya samimi/dost olmada acelecilik gibi davranışlar ortaya çıkabilir.

•   Bir ebeveynin duygusal desteğini alma hassasiyeti, aileden normal olarak ayrılmalarım geciktirir.

•   Boşanma, ebeveyni ve çocuğu şaşırtıcı sınırlarda aynı seviyeye koyar. (Her ikisiyle flört/görüşme vs.)

•   Bu çağa has idealizmle, gençler ebeveynlerin davranışlarını eleştirebilir.

•   Gencin içinde bulunduğu akran grubu çok önemlidir. Ziyaretleri de hesaba katmak gerekir.

•   Gençlerin ziyaret planına olan ilgileri kontrol duygusunu anlamalarına yardım eder.

•   Genç, ebeveynini görme isteğini ve onlarla kontak kurma girişimini ifade edebilecek kadar büyümüştür. Bu yüzden ebeveyne ulaşması için zorlanmamalıdır.

Boşanmanın Genel Etkileri (Her Yaş ve, Her Dönemde)

•   Çocuklar hayatlarında istikrar ve sürekliliğe ihtiyaç duyarlar. Oysa boşanmayla birlikte bir kaos yaşarlar.

•   Çocuklar, yeni bir okul, yeni arkadaşlar, ebeveyn ile olan ilişkiler, azalan yaşam standardı gibi pek çok yeni düzenlemelerle karşılaşırlar.

•   Velayeti almayan ebeveynle olan iletişimin kalitesine ve istikrarına ilişkin sorunlar yaşanabilir.

•   Aile fertleri, destekleyici insan iletişim ağının mevcudiyetine ilişkin sıkıntılar yaşayabilirler.

•   Çocukların uyumu kişiliklerine göre değişir. (Örneğin; bağımsızlığın derecesi, duygusal güvenlik vs.)

•   Farklı aile bireyleri farklı uyum sağlarlar. Fakat her birinin tepkisi birbirini etkiler.

9-12 Yaş Çocuklarda Boşanmanın Etkileri

•   Ahlakçılık bu dönemde ön plana çıkar. Bu yaşlardaki çocuklar, dünyayı beyaz ya da siyah, yanlış ya da doğru, iyi ya da kötü olarak görürler.

•   Ebeveynin ‘çözme/halletme’ yeteneksizliğine öfkelenirler. Onları kızdıran şey, ebeveynlerinin onlar için en zor olanı denememiş olmasıdır.

•   Diğer bir ebeveyne taraf olmada zayıftırlar, özellikle de boşanmayı seçene.

•   Ebeveynin yaşamındaki boşluğu doldurmak için dostluk ederler.

•   Öfkelerini ifade etmeleri için uygun çıkışlar bulmaları konusunda yardıma ihtiyaç duyarlar.

•   Her iki ebeveyni sevmeye devam etmeleri için izin gerekir.

•   Uzatılmış ziyaretler (bütün bir yaz gibi) onaylanır kabul edilir. Bu ziyaretler esnasında koruyucu ebeveynle (velayeti alan taraf) telefon iletişimi kurmaları gerekebilir.

5-8 Yaş Çocuklarda Boşanmanın Etkileri

•    Küçük bir çocuğa nazaran üzüntünün ve kaybın zararın büyüklüğünün farkındadırlar.

•   Koruyucu çevrenin çöktüğüne tanık olurlar.

•   Bir araya gelme fantezileri yaygındır. Hala ‘sihirli düşünce’ye sahiptirler.

•   Boşanmayı bireysel eleştirirler. ‘Onlar boşanıyor’ sanırlar.

•   Terk edilme korkuları vardır. Ebeveynden birinin gitmesi onlara diğerinin de gidebileceğini düşündürür. Bu da korkuya, endişeye ve kalan ebeveyne sımsıkı bağlanmaya sebep olur.

•    Kendilerine olan öz saygıları zedelenir ve kötü olduklarına inanırlar. Aksı takdirde anne-babalarımız bizi terk etmezdi, diye düşünürler. Ebeveynin yaşamında başka bir çocuğun onların yerini almasından korkarlar.

•   Ziyaretler kişisel isteklerine bağlı olarak bir kerede 1-2 haftadan daha fazla uzatılabilirler

2-4 Yaş Çocuklarda Boşanmanın Etkileri

•   Tamamen anlayamasa da her yaştaki çocuk endişeyi, korkuyu, üzüntüyü, öfkeyi yaşayabilir.

•   Korkaklık artar, çünkü çocuğun davranışıyla ilgisi olmayan boşanmanın bir yetişkin kararı olduğunu bu yaştaki bir çocuk anlayamaz.

•    Okul öncesi dönemde çocuklar, bütün olup bitenleri kontrol ettiklerini zannederler. Bu sebeple, boşanmaya sebep olacak ne yaptıklarını sorarlar.

I

•    Korkunç bir şey yaptıklarını düşündüklerinden, fenalık duygularını doğrulamak için agresif davranmaya başlayabilirler.

•    Gelişmenin ilk aşamasındaki gerileme olağandır. (Örneğin, iki yaşında biberon isteme ya da bebekleşme vs.)

•   Terk edilme korkusu, çocuğun genellikle uykusuz kalmasına ve çocukta uyku bozukluklarına sebep olabilir.

•    Çocukta öyle derin bir korku vardır ki, her iki ebeveynini kendisini terk etmiş bulma endişesiyle uyuyamazlar.

•    Velayeti almayan ebeveynin ziyaretleri önemlidir.

•    Gün aşırı ziyaretler iyidir. Çünkü önceki bakıcılarından daha fazla ayrılığı tolere edebilirler.

Çocuklara Etkileri

•   Boşanmanın etkilerinden en çok/en az zarar görenler: ,   Çok duyarlıdırlar: Çünkü tamamıyla bakıcılarına bağımlıdırlar. Ebeveynlerinin ruhsal değişimlerini anlamazlar.

Az duyarlıdırlar: Çünkü ebeveynler arasındaki çelişkiye tanık oldukları zaman azdır. Ailenin ölümüne ilişkin bir acı yaşamazlar.

Çocuğun yaşamında  mümkün olduğu kadar tutarlı olmak hedeflenmelidir.  Mümkünse,  koruyucu olmayan (velayeti almayan) ebeveyn tarafından yapılan ziyaretler sık sık ve kısa süreli olmalıdır. İlk bakıcılarından bir gece veya daha fazla  ayrılıklar da  çocuk için stresli olur. Bu, çocuk büyüyünceye kadar ertelenmelidir. Çocuğun duygusal gelişimi için yaşamın ilk yılı büyük önem taşır. Bakıcıyla ilk bağ ileriki yaşamda yakın ilişkilerin oluşmasına da zemin hazırlar. Boşanmadan dolayı bağlanma sürecinin parçalanması/kırılmasının etkisi olabilir.

Boşanmanın Ebeveynlerde Duysal Etkileri

Şok: Kişi uyuşmuştur.

İnkar: Dayanılmaz acıya karşı ‘Bu olamaz!’ şeklinde bir savunmadır. Kişi durumu inkar etmek suretiyle kendini savunur.

Öfke: Beklenmedik bir şekilde yaklaşan boşanmanın en ö-nemli kısmıdır. Önemsiz ve küçük şeylere kızılabilir. Hayatı parçalayan boşanmaya karşı öfke duyulabilir.

Suçluluk: Genelde ebeveyn bu parçalanma/dağılma hakkında onu kendini suçlayabilir, suçlu hissedebilir. (Özellikle de boşanmaya başka biri sebep olmuşsa.)

Rol yapma: Rol yapma, acıyı dışlama sürecidir. Kızgın veya çok üzüntülü olduğumuzda acı çekmek istemediğimizden bu duyguları boşaltmak için böyle davranırız. Rol yapma, boşanma durumundaki ebeveynlerde ve çocuklarda çok görülür.

Depresyon: Aşırı hüzün, kronik ağlama nöbetleri, yorgunluk hissi, sabahiaff&alkmada güçlük gibi belirtilerle kendini gösterir. Üzüntü/keder artar.

Kabullenme: Üzüntünün son aşaması olup normal yaşantıya devam etme zamanının geldiğini ve kayıpların/zararların olduğunu anlamak/fark etmektir.

Uyum: Üzüntülere katlandıktan sonra aile bireyleri yeni aile sistemindeki değişikliklere daha kolay uyum sağlarlar.